Çim Biçme Makinası

0

Saat: 12:34 | Yazar: Burak Doğan


Yazının devamını okuyun...

Sevincine Ortak Bulamayan Cumhurbaşkanı'nın Dramı

0

Saat: 14:51 | Yazar: Burak Doğan


Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, tabuları yıkmış, hemen yandaki fotoğraftaki gibi Almanya - Türkiye maçını konuttan değil, yerinden izlemek istemişti. Sonuçta Türk Milli Takımı tarihi başarıya imza atmış, Avrupa Şampiyonası'nda yarı finale kadar yükselmişti. İlk maçtan bugüne kadar hiç bir zaman favori olmayan Türkiye teker teker basamakları tırmanmış, milli takım oyuncularımızın inancıyla ve futbol tanrılarıyla, yarı finale kadar gelinmişti. Ama bu seferki maç, başkaydı.

Türkiye - Almanya maçı, turnuvanın rengi Türk Milli Takımı ile, Gary Lineker'in sözlerini hatırlatırcasına oynayan bir Almanya arasındaydı.. İlk başlarda süper oynadık, arkasından golü yedik, sonra bir daha yedik derken, turnuvanın efsanesi olma yolunda ilerlediğimiz golü bulduk Semihle 86'da ve hüzün 90'da bastırdı, Lahm 90. dakikada efsaneyi bitirdi. Zaten maçı konuştuk. Konuşacağımız bölüm çok daha farklı.

Maçtaki protokolde, soldan sağa, Futbol Federasyonu Hasan Doğan'ın eşi, Hasan Doğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, UEFA Başkanı Michel Platini ve Almanya Başbakanı Angela Merkel oturuyor.. Şimdi gelelim en önemli bölüme..

İlk atığımız golde, esnemesini bölemeyen Cumhurbaşkanı, sevince ortak olmak için geç de olsa ayağa kalkıyor ama maç boyunca eşinin elini tutan Hasan Doğan eşiyle beraber sarmaş dolaş olup zıplamaya başlıyor.. Bu sırada, arkadan Hasan Doğan'a geçte olsa seslenmeye çalışan Abdullah Gül, gerçekten üzülerek yerine geri oturuyor.. Almanya'nın ilk ve ikinci golünde Angela Merkel ayağa zıpladıktan sonra sevinecek birilerini arıyor ama baktı bulamıyor, kendi kendini alkışlarcasına hareket yapıp oturuyor.. Esas olay ise bizim 2. golümüzde yaşanıyor..

Semih golü atıyor, Alman taraftarlara doğru yürüyüp meşhur gol işaretini yaparken, aynı ilk golde olduğu gibi eşinin elini hiç bırakmayan Hasan Doğan yine eşine sarılıyor ve zıplamaya başlıyor. Ama o kadar kendinden geçmiş ki, yanındaki Cumhurbaşkanı'nı unutuyor ve seviniyor, sarılıyor, dövünüyor. Saniyeler geçtikçe, Hasan Doğan'la sevincini paylaşmak isteyen Gül, önce bekliyor, sonra sırtına vuruyor, sevinmeye çalışıyor, olmuyor olmuyor olmuyor.. O sırada sanki Gül'ün "Banada dön Hasan" dediğini duyar gibi oluyorsunuz.. Ardından "çok yalnızım be Michel" der gibi, Platini'ye bakıyor zaten..
Yazının devamını okuyun...

İzmir'in Kızları

13

Saat: 18:31 | Yazar: Burak Doğan


Sezen Aksu, zamanının İzmir Kız Lisesi mezunu, şehrini o kadar iyi tanıyor ki.. Son zamanlarda yaptığı albümlerde tek tük güzel şarkılar çıkıyordu ama bunun kadar güzelini görmemiştim.. Benim için en güzel Sezen şarkıları Top 10'a girdi bile.. Hangi şarkıdan mı bahsediyorum? İzmir'in Kızları elbette..

Şehri, şehrin yaşam tarzını, şehirde yaşayanları, haliyle yaşayan kızları, yaşayarak öğrenmiş Sezen. Bundan önce "Kalbim Ege'de Kaldı" adlı şarkısıyla zaten Ege'nin ona neler hissettirdiğini göstermişti ama, bu şarkı çok daha farklı. Kalbim Ege'de Kaldı şarkısını söylerken konserlerinde, gözünden yaşlar süzülür Sezen'in dikkatli bakarsanız.. İzmir'in kızlarında ise, ne kadar eğlendiğini, gençliğini nasıl yaşadığını, fırlamalıklarını, balkonlardan verdiği konserleri anlatıyor.. Ve gerçekten önemlisi, içinden, hissederek söylüyor.

Eminim ki, bu sene İzmir'de Sezen Aksu'nun ilk konserini izlemeye giden bayanlar, genciyle, yaşlısıyla, bu şarkıyı ilk duydukları andan itibaren kendilerinden bir parça bulmuşlardır. Eğlenceli, fıkır fıkır bir şarkı İzmir'in kızları... Biz İzmirli erkeklerinde çok güzel anlayacağımız dilden yazılmış.. Çünkü günü geldiğinde çocuklarıyız o kızların, günü geldiğinde sevgilileri, günü geldiğinde de abileri, babaları.. İzmir'in kızları, çırasını yakar adamın...

Izmirin Kizlari

İZMİRİN KIZLARI

İzmir'in kızları bir elinde de cımbızları
Dişidir, anadır, efedir gidinin tatlı huysuzları
Çıktılarmıydı ipek çoraplarla kordon boyuna
Savaşta da, aşkta da esaslıdır kadın duruşları
Hiçbir topuk tıkırtısı bu kadar
Davetkar çalamaz
Bir göz vuruşuyla yerle bir eder
Böyle bir şey olamaz


Körfezin yakamozu, yıldızı,
Keskin tuzu tadında
Parfümü meltem
Yasemenler açar balkonunda

İzmir'in kızları
Korku yok kitabında
Çal bre bir harman dalı,
Delikanlı makamında

İzmir'in kızları
Ayıptır söylemesi laf aramızda
Sevişe sevişe de ölür,
Dövüşe dövüşe de icabında
Baba sen de ne biçim takardın
Kısacık eteklerime benim
Merdiven altında
Dizimden belime kıvırıverirdim

Balkona çıkar makber okurdum
Köprü inlerdi
Öyle sert sert bakardın ki
Ay! zor yetişirdim

Baba sen anasına bakıp da
Kızını almayacaktın
Küfürlerine anneannemin
Öyle gülmeyecektin

Daha görür görmez
Cigarasını tellerdirdiğini
Şehriban Hanım'ın
Su yeşili gözlerine dalmayacaktın

İzmir'in kızları çırasını yakar adamın..

Yazının devamını okuyun...

Erkek Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

0

Saat: 15:07 | Yazar: Burak Doğan

Erkek - kadın farkları her zaman tartışılmış, erkek - kadın eşitsizliği her zaman her ortama espri malzemesi olmuştur. Ortaokul * Lise zamanında erkeklerin traş olmaya başlamasıyla ortamlara giriş yapan bu muhbabet, ölesiye kadarda devam eder.. Erkek olmanın dayanılmaz hafifliği adlı bir mail geçti benimde elime, artıları bu tarafta toplayalım dedim..

* Kolundaki, bacağındaki tüyleri mütemadiyen aldırmak zorunda değilsin.
* Bıyıkların utanç değil, çoğu zaman övünç kaynağıdır.
* Beş günlük tatil için ufak bir çanta yeter.
* Her kavanozu tek başına açma kabiliyetine sahipsin.
* Makyaj tazeleme sorunun olmadığı için zırt pırt tuvalete gitmezsin.
* Kilo aldığında dostların sana acıyarak bakmaz.
* Topuklu ayakkabı gibi bir şeyin üstünde hokkabazlık yapmak zorunda değilsin.
* Ayakkabılarının topuğu ve tırnağın asla kırılmaz, çorabın kaçmaz.
* Saçının nasıl göründüğü hiç önemli değildir.
* Pişireceğin hayvanı kendin avlayabilecek güçtesindir.
* Duş yapman ve giyinmen en fazla on dakika sürer.
* Gereksiz eşyaların bulunduğu bir çantayı taşıma alışkanlığın yoktur.
* Ceketini alıp çıkarsın.
* Beşli paket halindeki donların fiyatı, tek bir sütyenin ki kadardır.
* 50 yaşına da gelsen kimse evde kaldığını iddia edemez.
* Yüzündeki tüm renkler orjinaldir. Ne silince, ne yağmurda çıkmaz.
* Sohbet ettiğin insanlar, bakışlarını göğüslerine doğru kaydırmaz.
* Evlenince soyadını değiştirmek zorunda kalmazsın.
* Her zaman tek parça mayo giyersin.
* Karşı cinsle eşit olduğunu kanıtlamak için adanmış ömür süren
hemcinslerin yoktur.
* Kahvehaneler, stadyumlar ve bilumum yerler sırf senin daha keyifli
bir hayat sürmen için vardır.
* Sen hiç 'Erkek Hastalıkları Uzmanı' diye bir kavram duydun mu?

Yazının devamını okuyun...

Cem Yılmaz'dan Milli Takım'a

0

Saat: 17:12 | Yazar: Burak Doğan

Cem Yılmaz oturmuş, AROG'un film setinden Milli Oyuncularımıza bir video hazırlamış.. Ama bu video gerçekten Cem Yılmaz'ın neden bu kadar başarılı olduğunu anlatan bir video bence. İzlerken tüylerim diken diken oldu desem yeridir.. Oturmuş, film çekimlerinin arasında toplamış herkesi, süper bir film çekmiş ve Milli Takım Oyuncularımıza göndermiş.. Bu adam gerçekten başarıyı hakediyor..


Yazının devamını okuyun...

Her Girişin Bir Çıkışı Vardır!

0

Saat: 16:49 | Yazar: Burak Doğan

Ne dersiniz her girişin bir çıkışı, her çıkışın bir inişi var mıdır bu yaşantıda..:)

video
Yazının devamını okuyun...

Fatih Terimi Sorgulamak 2

0

Saat: 17:50 | Yazar: Burak Doğan


Gün geçtikçe seviniyorum artık, Sanlı Sarıalioğlu, Turgay Şeren ve bilimum benzerleri yazarlardan kurtulduğum için. Çünkü artık ülkemde, futbolu çok güzel bir şekilde yorumlayan, belki futbol oynamamış ama çok güzel gözlemleyen ve eleştiren yazarlarımız var. Hıncal Uluç'un dediği gibi, skor değil maç yazısı yazmak, antrenör eleştirisi yazmak önemli olan.. Ben gecenin bilmem kaçına kadar 50 sene önce futbol oynayan kişileri dinlemektense, günde 15 dakikamı ayırarak bu güzide insanların yazılarını okuyorum. Kim mi mesela? Mehmet Demirkol, Mert Aydın, Gürcan Bilgiç, Uğur Meleke.. İlk başta aklıma gelen yazarlar bunlar. Sakın Rıdvan'ı unuttuğumu sanmayın, o daha önce futbol oynamış ve oyunu çok güzel bir gözle okuyan eleştirmen. Hatta bence şu anda Türkiye'nin en iyisi..

Euro 2008'in ilk maçından beri Fatih Terim'i dikkatlice izliyorum. Çünkü kendisini kişilik olarak sevmem. Başarıları elbette alkışlanacaktır, takdire değerdir ama her zaman sözde kişiliğine yenik düşer. Ben her ne kadar Fatih Terim'i çok dikkatli izleyip bir şeyler kaleme almak istesemde, derdimi çok iyi anlatamam. Burada belki birşeyler karalıyorum ve tartışıyoruz ama bunu iş olarak yapmak çok farklı.

Bugün, yani 24 Haziran 2008'de bu beğendiğim eleştirmenlerden biri, benim elim kolum, dilim olmuş yazısını döktürmüş sayfalarına. Mehmet Demirkol'dan bahsediyorum.. Yazdığı her cümle içinde helal olsun diyorum ve benim hislerime tercüman olduğu için can-ı gönülden teşekkür ediyorum..

AYIRT EDİYORUM

Maçın 88. dakikası içindeydik. Evimizdeydik. Oynadığı son 11 resmi maçta sadece 4 gol yiyen rakibimize karşı bir maçta 4. golü atmayı başarmıştık. Rakip artık dağılmıştı. 3 gündür süren baskı organizasyonu sahadaki presle birleşince durum onlar için içinden çıkılmaz bir hal almıştı.
En azından 5 dakikalık bir uzatmayla birlikte, bir gol için fazlasıyla vakit vardı. Bir gol her şeyi değiştirecekti. Gol bulmak mümkün, hatta kolaydı.
Ama...
88. dakikada attığı golle hat-trick yapan Tuncay bize her şeyin bittiğini söyledi. Tarihin en garip sevincine imza atarak... Bu ülkenin belki de en yılmaz, en kaderini kabul etmez, en isyankâr, en karakterli(lerinden biri) oyuncusu, bir maçta Avrupa’nın en az gol yiyen takımına 3 gol atan yıldız, ‘Kahretsin’ diye bağırarak sağ kolunu şöyle bir salladı. Ve attı havluyu! Maç o an bitmişti. Tuncay bize takımın içinde bulunduğu ruh halini anlatıyordu.
Daha 5 dakika vardı neresinden baksanız ve bu iş olmayacaktı. Olmadı da! Olan sadece maçın sonundaki korkunç rezalet oldu. Hâlâ utancını yaşadığımız o hezimet, o perişanlık...
İşte beni, belki de hepimizi en çok şaşırtan, bu olaydan, yani İsviçre maçından 3 yıl sonra böylesine bir karakter değişimine uğramış olmamız. Galipken kaybetmiş ruh halinden belki de tarihin en inanılmaz geri dönenine dönüşmemiz.
Peki ne değişmiş olabilir?
Terim’e yapılan ‘herkesi ileri yolladı, inancını kaybetmedi’ şişirmelerini geçiniz. Teknik direktörümüz hep aynı. Sadece ismi değil. O günkünden belki de daha sinirli ve kontrolsüz duruyor kulübede.
Oyuncularını her hatada nasıl acayip bir şekilde haşladığını görüyor olmalısınız. Terim çocuğumun okul takımdaki antrenörü olsa, hemen, hiç düşünmeden alırım çocuğu takımdan. Hatta okuldan. Çünkü almazsam gün gelir ya psikolojisi bozulmuş olarak kendisi bırakır ya da bir Emre Belözoğlu’na dönüşür. Hani ayaklarından çok kolları ve dili çalışan 3 senedir neredeyse hiçbir şey oynamayan bir büyük yetenek. Onun günahı mı bu? Hayır! 18 yaşındayken UEFA yarı finalinde milyarların gözü önünde bir çocuğu döverseniz, o da 25 yaşında sizin için hareket çeker tabii. Hem de bir kez değil. İki, üç kez...
Bu kendinden geçme hali bilinç dışı olsa, hadi yine neyse diyeceğim. Ama çoğu kez değil. Çünkü siz TV’den o kendine has mimikleri, hareketleri izlerken çoğu zaman ona bakan bir tek oyuncu bile olmadığını görmüyorsunuz. Yani aslında bu jest ve mimikler oyunculara değil, delice bir hırsa tapanlara yapılıyor çoğunlukla.
Sonra da intikam. Neden anneleri arıyor muşuz?
‘Anne ne anlar futboldan? Utanmıyor musunuz?’ böyle diyor Terim. Ben olsam bunu söylediğim için utanırdım.
Neden anlamasın? Anlamadığını nereden biliyoruz? Yaptığımız işi beyin cerrahlığıyla karıştırmamak lazım. Futboldan anlayan anne bol, emin olun. Anlamak da kolaydır. Misal; Mia Hamm’in ikizleri olunca dünyanın gelmiş geçmiş en iyi kadın futbolcusu unvanı elinden mi alındı? Anlamaz mı artık futboldan? Merak ediyorum Terim’in çevresindeki anneler ne düşünüyor bu açıklama hakkında? Nasıl bir üstü örtülü ayrımcılık bu?
Ya da aslında belki de daha önemlisi: Anneler reklamda oynarken, hem de tam da bu konulu bir reklamda oynarken oluyor da, gazeteci onları arayıp sorunca neden olmuyor? Söylesenize!
Asıl siz ayrımcılık yapmaya utanmıyor musunuz?
Hiçbir değişiklik yok Terim’de. Yanında benim bu ülkede en çok güvendiğim gazetecilerden bazıları hatta ustam da olmasına rağmen olup biten bu! Hiçbir şey değişmiyor. L’equipe’teki makalenin başlığı gibi ‘Terrible Terim’. Saha kenarında planlanmış, ama kontrol dışı bir kibir, öfke gösterisi. Basın toplantısında hesaplaşma, düello çağrıları... Kime olduğu belli değil. Ahmet Çakar’a, Erman Toroğlu’na mı? Neden? Halbuki Terim de, Erman ve Ahmet hocalar medyada neyse teknik direktörlük dünyasında o. Aynı tarz, aynı sivrilik. Aynı kendinden başkasını kabul etmezlik. Aynı ego, aynı aynı...
Ancak neyseki farklı olanlar var Milli Takım’da. Kendini geliştirenler ve ders alanlar. Bu takımı ayağa kaldıranlara, soğukkanlılıklarını koruyanlara bakın, onların değerini bilin.
Tek yumurta ikizi kadro dışı kalmış Hamit’e misal. Hamit, Raşit Çetiner döneminde İsrail Ümit Milli maçının bitimine (29 Ocak 2003) bir dakika kala oyuna alınarak, Almanlar’dan kapılmıştı. Aslında daha iyi görünen, daha parlak bir kariyer vaat eden Halil’di. Belki o olmasa biz Hamit’i alamayacaktık ve çarşamba günü karşımıza Alman Milli Takımı formasıyla çıkacaktı. Bu adam, İsviçre maçında rakip kovalayan değil, kavgayı ayırmaya çalışanlardandı. İşte bu psikolojideki bir genç adam ve onun gibi arkadaşları, cumartesi akşamı diğerlerini, aslında Fatih Terim’i de yerden kaldıranlardı.
Sonra penaltı noktasına hiç kaçmadan, muhteşem bir güvenle, sırtlarını çevirmeden gidenler de onlardı.
Şampiyonanın en kötü oyunlarını üst üste oynamasına rağmen bu takım bu mucizeleri üst üste yaratıyorsa işte bu adamların sayesindendir. Her ne kadar şovu yapanlar onlar olmasa da benim şampiyonlarım onlar. Çarşamba elenseler de, finale çıksalar da onlar her türlü takdirin üzerinde olacaklar.
Ben ayırt ediyorum.
Saha kenarında garip şovlar, korkunç kavgalar yapan Terim’in sergilediklerini, temsil ettiklerini değil, İlhan’ın golünden sonra küçük bir çocuk gibi zıplayarak sahaya koşan Şenol Güneş’in anlattıklarını seviyorum. Varsın vizyonu, misyonu olsun ve karizması olmasın.
Ve ona yaptığım bir haksızlık varsa bir kez daha özür diliyorum.
Terim basın mensubu, şovmen ayırt etmiyor, ama ben ediyorum. Ben Emre ve benzerlerini değil, Hamit gibileri seviyorum ve bu takımı bunun için seviyorum.
Ve inanın Güneş’i çok özlüyorum.

Yazının devamını okuyun...

Ah Şu Çılgın Türkler..

1

Saat: 11:23 | Yazar: Burak Doğan

Gerçekten yaptıklarımızla, başarılarımızla, hareketlerimizle, dünyanın her yerinde olmamızla, asla yılmamamızla, inancımızla, azmimizle hep farklı yerlerde oluyoruz.. Bu sadece futbolla alakalı değil zaten her mevzuda bu şekilde.. Ama Avrupa Şampiyonası dahilinde o kadar çok konuşuldu ki, özelliklerimiz biraz daha ortaya çıktı..

İnternette türlü geyikler dolaşıyor, bende birazdan örnek vereceğim bu geyiklere.. Ancak Hırvatistan maçı ile ilgili bir iki mevzu var, onu dilegetirmek istiyorum önce.

Maç içinde, kameralar Fatih Terim'i gösterirken, yedek kulübemizin altında Atatürk Posterini görmüştüm.. Aradım baktım, Google'da aradım bulamadım.. Kimin koyduğunu, kimin getirdiğini çok merak ettim, fotoğrafı bulasıya kadar ses çıkarmamaya niyetliydim. Sonuçta Habertürk'te bunu farkedenler bir yazı yazmış, bende oradan aldım fotoğrafı.. Atamızın o güzel yüzünü kim sahaya çıkartmıştı acaba?


Birde merak ettiğim farklı bir konu var.. Hırvatistan maçını inanılmnaz bir şekilde kazandık ve ardından Türkiye sokaklara döküldü.. Sadece Türkiye sanıyorsanız zaten yanılıyorsunuz. Televizyonda Berlinidir, Viyanasıdır hepsi gösterildi. Peki Fransada ne oldu haberiniz var mı? Champs- Elysees'de Türkler neler yaptı? Nam-ı değer Arc de Triomphe'da (Zafer takı, hani şu şanzelizenin başında olan) neler oldu biliyor musunuz.. Olayı biraz daha değiştireyim size.. Son zamanlarda ortaya çıkan "Fransızlar Avrupa Kupasında bile Türkiye'yi istemiyor" cümleleri neden kulağımıza daha fazla çalındı biliyor musunuz? İlk örneğini göstereyim size:
Fransa, Dünya Kupasını kazandı, bu hale gelmedi bu meşhur cadde.. Çünkü adamlar eğlenmesini biliyorlar, sevinmesini biliyorlar. Bu şekilde, ufacık bir "Champs Elysses Bulvarı" yazısının üstüne iki kişi tünemiyorlar. Bu iki adamı gören fransızlar, eminim ki orada ne yaptıklarını merak ediyorlardır.. Alın iki örnek daha:

Türklüğümüzü her yerde belli ediyoruz maşşallah:) Yenilikler, mükemmel icatlar, sevinmenin dozunu bulamamalari, sevinirken adam öldürmeler.. Hepsi bizde.. Sadece bu fotoğraflar bile neler gösteriyor bize..

Gelelim en son bölüme.. Türkler Nasıl Yenilir Geyikleri..

*Türklere karşı kazanmak isteyen takım kesinlikle ilk golü atmamalı.

*Türkiye’ye rakip olan takım öne geçerse, gol sonrası Türk takımının santra yapmasına vakit kalmamalı.

*Türkiye maçlarında oyun süresi 90 dakika olmamalı.

*Hakemlerin kollarındaki dışında, tüm statta saatler kaldırılmalı. Antrenör, teknik heyet ve seyircilere maç süresince saat kullanma yasağı konmalı.

*UEFA kural değişikliğine giderek, bir takımın iki golü arasında en az bir dakika geçmesi gerektiğine dair yeni bir kural uygulamalı.

*Üç değişiklik hakkını kullanmış takımların kalecilerinin kırmızı kart görmesi halinde başka bir oyuncuyu kaleye koyması yasaklanmalı.

*Adı ’A’, ’N’ veya ’S’ (Arda, Nihat ve Semih’i kastediyorlar) ile başlayan Türk futbolculara, maçın son dakikasında rakip ceza alana girme yasağı konmalı.

*Türk takımının kalesi elastik direklerden yapılmalı.

*Statlara Türk seyirci alınmamalı.

*Türkiye UEFA’dan çıkarılıp, başka bir kıtanın futbol federasyonuna dahil edilmeli.

*Maçın son iki dakikasında Türkiye’ye karşı oynayan takım en az 2-0 önde ise, yuvarlak değil, kare şeklindeki bir top ile oynama kuralı getirilmeli.

*Türk futbolcuların hepsi solcu. Efsane devrimci Che Guevara’nın "Gerçekci olalım, imkansızı isteyelim" prensibini ilke edinmişler.

*Futbolda gol yemeden, gol atmanın mümkün olduğuna inanmıyorlar.

*Ayaklarıyla değil kalpleriyle oynuyorlar.

*Maç boyunca oynamadıkları için, son dakikalarda rakiplerine göre çok daha enerjili ve dinamik oluyorlar.

*"Avrupa’ya dahil değilsiniz" diyen siyasetçilere Avrupa kupasını alarak cevap vermek istiyorlar.

Hiç bir futbolcularının sabit pozisyonu yok. Hepsi heryerde oynabiliyor; hatta santrforu kaleye geçebiliyor. (Kırmızı kart gören Volkan yerine Tuncay’ın geçmesini kastediyorlar.)

Bu hale getirdik Avrupa'yı.. Birde kupayı alıp gelsek ülkemize..

Yazının devamını okuyun...

Comeback Kings!

4

Saat: 15:00 | Yazar: Burak Doğan



Vay be.. Demekki sadece futbol oynamak yetmeyebiliyormuş, "ilahi adalet", "futbol tanrıları" ne derseniz deyin gerçekten bu sene yanımızda olduklarını görmek çok zor değil. Sonuç mu? "Şimdilik" Yarı Final.. Her an herşey olabilir.. Rüştü gol atabilir, Nihat’ın bacağı bir günde düzelebilir, bir anda rüzgar çıkıp top yön değiştirip gol de olabilir.. Şöyle bir düşünelim..

İsviçre maçı.. Yediğimiz mükemmel! gol, hemen ardından kaleye 75 cm'den dışarı vurması futbol tanrıları tarafından sağlanmış bir Hakan Yakın.. 2. devre meleklerin durmasını sağladığı yağmur, ilk önce uzun defansın arasından müzmin yedek Semih'in kafası ve dakika 92'de Arda'nın Galatasaray’da her o noktaya geldiğinde pas verdiği noktaya gelip şut çekmesi, defansın ayağına çarparken futbol tanrısının dokunuşu ve aşırtma gol.. İlk maç sadece bu kadar..

Çek Cumhuriyeti maçı.. Rakip, İsviçre'den daha zorlu.. Zaten bu durumu açıkça gösteriyorlar ve önce Koller'in golü geliyor.. Bundan sonra yakalanan pozisyonda, Koller topu orta sahadan alıp sürüyor, önünde hiç kimse yok ama futbol tanrılarını hesaba katmayıp ceza sahasına bile giremiyor.. Hemen arkasından önce bir top direkten geliyor, bu pozisyon içinde daha önce kafası yarılmış olan Emre dayanamıyor, Çek oyuncunun da kafasına kramponu giydirip bütün şartları eşitliyor. Gol mü? Yok canım top Volkan'da!! Sonrasında 2. gol geliyor ve maç 75. dakikaya kadar bu şekilde gidiyor. Bu sırada futbol tanrılarının gücü, Sabri'nin saçmalamasını sağlıyor ve dayanamayan Fatih Terim, Sabri’yi sağ beke gömüp, Hamit'i sağ açığa sürüyor ve başlıyor ataklar. İlk gol Arda'dan.. Hamit sağdan bindiriyor, soldan bindiriyor ve dakika 87'de futbol tanrıları dünyanın en iyi kalecilerinden biri olan Cech'in eldivenlerine zeytinyağlı dolma bırakıp, 1 dakika sonra topun elinden kaymasını sağlıyor.. Nihat da hazır tabiiki orada.. Ve hemen arkası.. Hamit topu alıyor, Nihat'a bir arapası, Nihattan insanüstü bir şut (fotoğrafı 2 post önce var) ve Türkiye Avrupa Şampiyonalarında gelmiş geçmiş en büyük geriden gelişi gösteriyor tüm dünyaya..

Türkiye bu.. Her zaman yumurta dayanasıya kadar yayan, maçlara sistemle değil imanla çıkan, devre arasındaki hoca gazıyla kendine gelen, sahaya yüreğini koyan Türkiye.. İşte Çeyrek Finaldeyiz.. ve Rakip Almanya'yı deviren Hırvatistan..

Maçın düzeni oyunu oynatmamaya yönelik oynamaktan çok.. Sakatlar, kartlar almış başını gitmiş.. İlk devre bitiyor, ikinci devre bitiyor, bizim 5. dakikada Hamit'in şutu, 60. dakikada Mehmet Topal'ın füzesinden başka kaleyi tutan şutumuz bile yok. O sırada, futbol tanrıları duruma el koyuyor ve Mehmet Topal oyundan çıkıp Semih giriyor. (Şayet bu maçta yenilseydik, Topal ordan çıkar mı, hiç mi futbol bilmiyorsun diye, bugün her yerde yaygara kopuyordu!) Ardından yavaş yavaş topa sahip oluyoruz diye düşünmeye başlamışken, 80. ila 90. dakikalar arası baskıyı yiyoruz, ama amaç gol yememek, ordan geliyor burdan geliyor, ona çarpıyor buna çarpıyor gol yok.. Napalım uzatmaları bekleriz bizde..

Uzatmalarda da değişen birşey yok, dakika oldu 118, ben bir tuvalete gideyim de penaltıları rahat rahat izleyeyim diyenler, önce Hırvatların golünün sesini duyup klozete yığılıyor, ardından Semih'in golüyle don mon düşünmeden dışarı fırlıyor..

Penaltılar zaten don yukarıya çekilmiş, ama kendine son derece güvenle izleniyor, bütün Türk halkı turu geçeceğimize emin. O moralle, zaten kimi koyarsanız penaltı kaçırma yüzdesi normal zamandan çok daha yüksek olur..

Bu zamana kadar futbol tanrıları hiç yardım etmedi mi sandınız? Maç boyunca pozisyon hataları yapan Rüştü, artık yaşlandığı ve reflekslerini tam anlamıyla kontrol edemediği belli olan, ama hala kendisini eskisi gibi zanneden ve maç eksiği açıkça görünen Rüştü, iki adet inanılmaz kurtarış yaptı.. ikiside Frikik, ikiside gerçekten oha dedirtecek cinsten..

Ardından iki top çizgiden çıktı falan filan.. Penaltıları saymıyorum bile.. Sonuç, Allah insanların hepsine Fatih Terim şansı versin işallah..:)


Gelelim dış basına, seyircilere, izleyenlere, yorumlara.. Ülkemizde takımımızı, oyunumuzu, antrenörümüzü oyuncularımızı herkes göklere çıkarıyor. Skor medyası dedikleri olay aynen bu işte. Yarı Final inanılmaz bir başarı, söylenebilecek hiçbirşey yok. Ama Mehmet Topal’ın oyundan çıkması, şu takımda bu kadar sakat / cezalı oyuncu varken Mehmet Topuz’un, İbrahim Toraman’ın kadroda keşke olsaydı dedirten durumları.. Fatih Terim başarılı! Görmüyor musun Yarı Final’de takım! Diyenler birde şu açıdan düşünsün.. Semih dakika 122’de o topa vurduğunda, top direkten dönseydi, acaba yine aynı şeyi söyleyebilir miydiniz? Bu takım, bu kupanın en az finalini hak ediyor yahu! Kadromuz bunu başarabilecek güçte. Doğru hamleler varken neden yanlışlarını yapalım??


Maç bittikten sonra konuşulan çok ilginç noktalar vardı elbette.. Hakem Rosetti’nin Hırvat futbolcu Srna’nın gözyaşını silmesi..

İnancımız sayesinde, Çek maçında dakika 90’da ve bu maçta 122’de gol atmamız.. Bu durumda, gerçekten çok önemli parmağı olanlar var. Örneğin Arda’nın maç 2-2 iken gol atma isteğiyle topu hemen santraya götürmesi, Tuncay’ın 2-1 iken yan hakeme 100 metrelik deparla bayrağını götürmesi Çek maçında güzel bir örnek.. En güzel örnekse, Hamit’in dakika 118’de yediğimiz golden sonra arkadaşlarını kaldırıp sahaya döndürme çabaları.. Bu inanç işte, bize zaferi getiren duygu..

"Futbol işte bu yüzden çok seviliyor. Herife bak (Semih için söylüyor) ne gol attı be!" şeklinde yorum yapması Bilic’in..

Hatta bundan önce, “Türkiye’nin gol yedikten sonra daha inançlı saldırdığını biliyordum, hep bundan korkuyordum, dakika 118’de gol attığımızda artık her şey bitti diye düşünmüştüm ama, yanılmışım. Türkler iyi takım, ama onlarda iyi takım olmanın yanında çok başka güçleri var” sözleri..


Yurtdışındaki başlıklardan falan bahsetmek gerekirse;
1693'ü anlatanlar, Türk Lokumu diyenler.. En güzeli bence Comeback Kings! (Geridönüş Kralları)

Başarı güzel şey be.. Herkesin hissettiği bir şey var bu maçtan sonra.. Bu ülkenin beraber birşeyler yaşamaya ihtiyacı var. Birlikteliğimizi hatılamak, birlikte olduğumuzda neler yapabileceğimizi hatırlamamız lazım. Gerçekten Türk'ün Türk'ten başka dostu yok ya..

Maçtan enstantaneler sizlerle.. Her ne olursa olsun, Türkiye, Avrupa Şampiyonası 2008’de Yarı Finalde…


Yazının devamını okuyun...

Günlerden Bir Yıl Önce Bugün..

7

Saat: 14:40 | Yazar: Burak Doğan


Tarih bundan tam bir sene önce.. Bilgisayarın başında gün boyu oturmanın verdiği rahatsızlık, birşeyler yapabilme isteği ancak hiçbirşeye elini sürememe durumu.. Gün içinde sürekli takip edilen siteler, haber okumak, teknoloji siteleri, oyun siteleri okumak kesmez durumda. Bir arkadaşın ilettiği maillerden, Canım Grubum diye bir mail grubundan haberdar oluyorum ve bu grupta zaman zaman Semazem'in yazıları yayınlanıyor..

Bu yazılar, iki günde bir, üç günde bir geldikçe çok güzel zaman geçiriyorum bende.. Ve bu sefer bir reklam var yazının sonunda. http://semazemce.blogspot.com. Blogspot nedir ki? İncelemek lazım diyor, Google'ın çubuğuna yazıyorum ve o gün bugündür yazıyorum.. Semazemceye'de farketmeden yaptığı bu iyilik için buradan teşekkür ediyorum..

Yazdığımın 2. günü Blograzzi'yi keşfediyorum.. O zaman benim için bulunmaz nimet.. Bütün blogları geziyorum, her tarafa bakınıyorum, en başarılı 100 blog, 200 blog falan derken günde 400 bloga tıkladığımı fark edip kendime inanamıyorum.. Bu kadar tıklamak, yorum yazmak, favorileri düzenlemek derken bir anda sitenin sağ üst köşesindeki "En Aktif Kişiler" bölümünde birinci sıraya yerleşiyorum. Ve ilk ayımda rekor kırıyorum: Tam 101 tekil ziyaretçi!!

Ardından Blog Kazanı'nı görüyor ve katılmak istiyorum, eklemiyorlar beni listelerine, maillerime cevap alamıyorum ve sinirlenip çıkıyorum ordan. Türk Blog Yazarları, Mybloglog vs derken, widgetlarım artıyor ve kendimi tamamen Blog dünyasının içinde buluyorum..

O zamandan bu zaman gelirken, önemli dönüm noktaları var. İlk zamanlarda patlama yapan ve çok tekil ziyaretçi getiren yazım, Google amca sayesinde Şampiyonlar Ligi Grup Maçları Sonuçları oluyor. Sonra Lost 4. Sezon yazıları ve en büyük patlama, Türk Erotik Film Afişleri mevzusu.. Hiçbir şekilde hit kaygısı olmadan yazılmış bir yazı ama, en çok hit getiren yazı şu anda.

Bu dönüm noktalarının yanında, bloga katkı yapan çok değerli arkadaşlarım var.. Klasik temadan, ilk tema değişikliğimi gerçekleştiren MaFiAMaX var mesela.. Bana o zamanlarda çok yardımcı olmuş, hiç anlamadığım tema mevzusunda bana bir dolu zamanını ayırıp yepyeni bir tema yaratmıştı.. Benim için çok büyük bir yenilikti.. Tarihi 9 Ekim 2007 idi.. Buradan tekrar teşekkür etmek istiyorum kendisine.

Ardından, benim hem aklımı çelen, hem domainime taşıyan, hemde yeni temama taşıyan Emre Kardeşim çıkageldi.. Hep yapmak istediğim olay için bana gaz verdi, yapılmayacak birşey olmadığını gösterdi.. http://burakdogan10.blogspot.com olarak başlayan blog yaşantımın ilk adresini aldı, www.gunlerdenbugun.com yaptı.. Aldı blogu, evirdi, çevirdi, yeni domaine taşıdı, temayı düzenledi, widgetları ayarladı, sıfır blogu koydu kucağıma.. Onunda emeği çok blogun üzerinde, ona da çok teşekkür ediyorum buradan tekrar.

Ve bu şekilde, tam 1 sene önce başlayan "acaba yazabilirmiyim düşüncesi, 1. yıl / 400. yazıda buluştu.. Güzel bir buluşma oldu gerçekten, ilk amacım olan hafta sonu hariç her gün 1 yazı hedefimi fazlasıyla gerçekleştirdiğimi anladım. En azından düşüncelerimi yazıya da fena olmayan bir şekilde aktarabildiğimi kendime gösterdim. Bazen yaptığım çalışmaları ekledim, bazen sadece geyikleri.. Bazen siyaset namına birşeyler yazmaya çalıştım, bazende Fenerbahçeliliğimi bile bir yere koyarak sporda objektif yorum yapabilip yapamadığımı tarttım.

Güzel bir yer burası, blogumu gerçekten seviyorum. Çokda güzel arkadaşlar edindim sayesinde ve internet üzerinde bir sürü şey öğrendim.. 1 seneyi o şekilde ya da bu şekilde geride bıraktım.. Akşam kendisine pasta kesmeyi planlıyorum:) Hani Doğum Günü Hediyeleri??

Edit: İlk yazımı da ekleyeyim dedim buraya. Hem ben bakayım, hem siz, o günden bugüne üslupta / yazımda farklılık gelişmişlik var mı acaba bakaduralım..:)

Hastalık Hastası Olmak ve Secret!

Yazının devamını okuyun...

İzmirli Olabilmek..

4

Saat: 14:03 | Yazar: Burak Doğan


İzmir'li olmak demek ya Göztepeli olmak demektir ya da Karşıyakalı çoğu İstanbullunun gözünde.. Çünkü Türkiye'nin en büyük çekişmesini onlar yaşar, 60.000 kişilik staddaki maçı 83.000 kişi izleyerek o büyük takımların taraftarları kırmıştır 2. Lig'de maç izlenme rekorunu. Mütemadiyen tartışan Göztepeli Karşıyakalı görebilirsiniz İzmir'in her köşesinde.. Ne Göztepe'nin Amatör Lig'de oynaması Karşıyaka'ya laf atmasını önler, ne de Karşıyaka'nın 2. Lig'de olması Göztepeyi yok saymasını sağlar. Onlar birbiriyle vardır, birbirlerinin varlığıyla kendilerini motive ederler. Gün gelecek yine Göztepe ve Karşıyaka aynı ligde top koşturacak, yine İzmir Sarıya Kırmızıya / Yeşile Kırmızıya boyanacak.. Ve yıllarca akıllarından çıkmayan şeyi yaşamak için yine stadları tıka basa dolduracaklar: Ezeli rakibini yenebilme ihtimali..

Ama unutulmaması gereken noktalarda vardır.. Büyük Mustafa'nın yıllarca top koşturduğu Büyük Altay, Metin Oktay'ın altyapısında yetiştiği Şanlı İzmirspor.. Her zaman bu güzelliklerin ortasında bulunan Bucaspor.. İzmir'in, güzel İzmir'in güzellikleridir bunlar..

Her takım kendi liginde memnun olmasada, emekli İzmir'in kör talihidir yıllardır başarılı bir futbol takımı çıkaramaması.. Gidilir play-off'lara, direklerden dönülür, son dakikalarda yenilir goller ve sonuç hep İzmir'in hüsranıdır. Ama unutulmaması gereken bir noktada vardır. Her ne kadar her İzmirli'nin tuttuğu bir takım varsa İstanbul'da, mutlaka gönlünün aslanı kendi şehrinin bir takımıdır. Belki Fenerbahçe, Galatasaray tribünlerinde maç izlemeye gideriz ama, Göztepemiz, KArşıyakamız, İzmirsporumuz, Altayımız bambaşkadır bizim için. Dedim ya daha önceki yazılarda da, İzmir farklı bir memlekettir..

Son günlerde dolaşan bir haber var etrafta.. İzmir'in ve özellikle Göztepe'nin Amatör Lig'de kalmasına çok üzülen Başbakan, Belediye Takımlarından birinin adını değiştirip Göztepe yapmak istermiş.. Bu şekilde Göztepe'nin de Süper Lig'de olmasını çok istermiş, İzmir'in takımının olmaması çok üzücü birşeymiş..

Bu ülkede yaşayan her insanın bilmesi gereken bir şey var. İzmir, bu ülkenin en Cumhuriyetçi, en Laik şehri.. Şehrimize "Gavur İzmir" lakabını yakıştıranlar, yerel seçim yaklaştıkça daha fazla gelip "açılış yapanların" unuttuğu bir mevzu var. Olay şudur ki;

* Türkiye'nin Başbakanı İzmir'e Geliyor! diye pankart hazırlatıp, şehrin dört bir yanına asanlar,

*İzmir'i İstiyorum! naraları atanlar,

*Göztepeyi Birinci Lige Çıkarıyorum! diye şirin görünmeye çalışanlar ve benzerleri..

Bu şehir satılık değil.. Bu şehirde Türkiye'nin bir parçası.. Bu şehri Türkiye'nin parçası görmeyip, sanki başka bir yermiş gibi, sanki başka bir yerden gelir gibi davrananların bilmesi gereken bir nokta var. Bu memleketim insanının düşüncesini öyle istediğiniz gibi, alıp veremezsiniz.. Bedenimizi alabilirsiniz ama ruhumuzu asla! ( İzmirli, içimizden biri, Göztepe taraftarı Yılmaz Özdil, bugünkü yazısında bu konuya değinmiş ve kullandığın en son cümleyi yazısının sonunda kullanmış. Buyrun buradan o mükemmel yazıyıda okuyun..)

Yazının devamını okuyun...

Hayattan Ne Öğrendim?

4

Saat: 16:14 | Yazar: Burak Doğan

Bu Can Dündar, yazılarıyla, insana hayatı tekrar yaşatıyor resmen. Bu yazının üstüne ne denebilir ki.. Esquire dergisine, bu yazıya vesile olduğu için ne kadar teşekkür etsek az bence..

Hayattan Ne Öğrendim?

Ağır bir ÖSS sorusu gibiydi Esquire dergisininki... “Hayattan ne öğrendiniz?”
Verilen süre içinde aklıma gelenleri aşağıda yazdım.
Yanlışların doğruları götürmeyeceğini umuyorum:
* * *
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu...
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini...
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Can Dündar / 16.06.2008 Milliyet..

Yazının devamını okuyun...

Ger"ÇEK" Türkiye

0

Saat: 15:28 | Yazar: Burak Doğan


Gecenin üç önemli adamı vardı.. İlki bütün maç çok iyi oynayan Arda. İkincisi inanılmaz bir gol vuruşu yapan Nihat, üçüncüzü ve bence en önemlisi Hamit Altıntop. Zaten başka birşey iddia edende yok. Gelelim 3 maçın da en kötüsüne.

Elbette Fatih Terim. İlk maç yarattığı havadan, sıfır puan çekip döneceğimiz vardı sadece akıllarımızda. İkinci maçın ilk devresinin sonuna kadar da aynı şekilde devam etti bu düşünceler. İkinci devre yağmur durdu, İsviçre oyundan düştü ve iki güzel gol ile maçı aldık. İçimizdeki inanç kıpırtıları, Çek Cumhuriyeti maçının kadrosunu görünce yine yerlerde sürünmeye başladı.

İlk maçta 1-0 olmuştu durum, geri gelmiştik hatta turnuvada geriden gelen ilk ekiptik. Bu maçta, iki goldede toplara uzanmayı başarıp dışarıya tokatlayamayan Volkan, 4. hakem ve orta hakem faciaları üst üste gelince turnuvadan elendik bakışları herkesin yüzündeydi. Ama o arada haftalardır herkesin bağırdığı değişiklik gerçekleşti:

Sabrinin 2 topu üst üste kaptırmasına kızan Fatih Terim kendisini sağ beke monte etti. Dakikalar 70'i gösteriyordu. Ama Sabri oyuna yeni girmişti. Hemde Semih'in yerine. O zaman yapacak sadece bir hamle kalmıştı. Hamit Altıntop'u, bütün sene oynadığı mevkiye, orta sahanın sağına sürmek. Dolayısıyla Kazım'ı da Nihat'ın yanına ve arkasına destek olarak vermek..

O anda, Ardanın sürüklemeye çalıştığı takım hareketlendi, topu karşı kaleye yıktı ve sağlı sollu ortalar gelmeye başladı. Ama ilginç bir nokta vardı, sağdanda ortaları Hamit yapıyordu, soldan da.. Aşağıdaki görüntülerde, Arda'nın golünün ortasını yapmadan önce, sol orta sahadan Servet'in kafasına ortayı yapanda, Cech'in elinden kaçırmasına neden olan ortayı yapanda, Nihata son golün enfes pasını veren de Hamit Altıntop. Acaba Fatih Terim birşeylerin farkına varmış mıdır ki?



Gelelim maçın güzel yanlarına... Maçtan kopmuyoruz! Her ne olursa olsun, genç takımımız maçı bırakmıyor, bir o yandan asılıyor, bir bu yandan asılıyor, çekiyor ittiriyor birşeyler yapıyor. Tuncay dursa Arda basıyor, Arda dursa Nihat basıyor, Sabri geliyor, Hamit geliyor, geliyor da geliyor. Fatih Terim'in uygulayabildiği bu kavramı, bizim gençler iyi uyguluyor.

Bununla beraber takım, oynayabileceği pozisyon olan 4-4-2'yi bulduğu anda kütür kütür oynamaya başlıyor.. Nihat formda, Hamit formda, Arda formda yani stratejik adamlarımız formda. Tuncay ilk maçlara göre yükselişte ama hala yetersiz, Aurelio zaten statik, her maç aynı, (kötü olduğunu gören / duyan yok) Servet sakat ama ayakta durması mucize, Hakan Balta olduğu yerde durmaktan başka bir işe yaramıyor falan filan.

Birde süpriz paketi Volkan var elimizde.. Maçın başında harika 2 kurtarış, ardından uzanması bile zor olan topa süper uzanıp, dışarı yerine içeri tokatlaması iki goldede.. Volkan eğer kendi başarısının üzerine birşeyler koymak istiyorsa, bu topları dışarıya tokatlamayı becerebilmeli artık. Sevilla'dan 2 gol yedi evlere şenlik, 3 penaltı kurtardı Şampiyonlar Ligi rekoru. Gerçekten tam bir süpriz paketi. Dün akşam gollerini yedi, 2 önemli kurtarış yaptı, ama Lincoln'e yaptığının daha hafifini yapıp sahayı paşa paşa terketti. Be adam, dakika 90! 3-2 öndesin, bir sonraki maç Çeyrek Final! Kendini daha nerede gösterebilirsin! Tut şu elini kolunu, Koller kendi kendine 2.02'lik boyuyla Allaha yakın, sana uzak olsun hiç mi kafan çalışmıyor. Gördük, o pozisyonda diz ile girmeye kalktı sana, ama sende yapma bu kadar, bir Lincoln yüzünden Türkiye'de kaleyi Serdar'a kaptırıyordun, şimdide Çeyrek Finali kaçırıyorsun..

Ve en güzel zaman, maçın sonu. Dillerde Nihat'ın muhteşem gol vuruşu, Hamit'in ustalık kokan 3 asisti, Arda'nın değerini gittikçe katlayan oyunu ve malesef Volkan'ın kırmızısı.. Tuncay'ın kalede virgül gibi kalmasına ne diyeceğiz peki? Ya maç penaltılara gitseydi?...

Yazının devamını okuyun...

iPhone - Ürün Yaşam Eğrisi

0

Saat: 08:43 | Yazar: Burak Doğan


Herkese merhabalar.. Bugün tamamen farklı bir mevzuda sıra... Aslında konunun aktörü bizlere yabancı değil, hatta tam tersine son zamanlarda sürekli hayatımızı işgal eden bir aygıt. Ama bu şekilde çok fazla incelendiğini hiç zannetmiyorum. Aktörümüz iPhone, mevzusu ise, pazarlamadaki ürün yaşam eğrisinde iPhone'un ilk çıktığı günden bugüne incelenmesi. Gerçekten güzel zaman harcadım, wikipedia'daki iPhone ayrıntılarından başka bir kaynak kullanmadım. Bakalım beğenecekmisiniz.. Her türlü yoruma, eleştiriye, düşünceye açığım elbette.. Boşuna koymadık temanın tepesine iPhone'u, incelemesini yayınlayalım bari..:)


Ürün Yaşam Eğrisi ve Stratejik Karar Verme, Bir Elektronik Örneği

Günümüzde, küreselleşmenin de etkisiyle, dünya çapındaki bir çok firmanın daha önceki zamanlarda yaptığı gibi eskiyen teknolojiyi dünyanın farklı bölümlerine götürme ve yerleştirme olayı gittikçe azaldı. Bundan 30 sene önce, teknolojinin daha önce geliştiği kıta Avrupası ve Kuzey Amerika’da siyah beyaz televizyonlardan renkli televizyonlara geçiş yaşanırken, 3. Dünya ülkeleri olarak adlandırılan ve daha çok gelişmekte olan ülkelere, “siyah beyaz televizyon” kavramını yeni yeni aşılamaya başlamışlardı. Çünkü o zamanlarda ülkelerin birbirine ulaşma hızı çok daha düşüktü.

Amerika’da renkli televizyon yapılmaya başlandıktan sonra yayınlarda televizyonlara uyum sağlayarak renkli yayına geçildi ve siyah beyaz televizyonlara olan talep düşüşe geçti. Bu zaman zarfında harekete geçen üreticiler, ellerindeki eski teknolojiyi, gelişmekte olan ülkelere pazarlayarak hem elde ettikleri karı arttırdılar, hem bu ülkelere yeni teknolojiler getirmiş oldular, hem de yeni teknolojilerini bir şekilde finanse etmenin yolunu bulmuş oldular.

Mutlaka, siyah beyaz televizyonlar ilk olarak piyasaya sürülüp üretilmeye başlandığında, daha sonraki teknolojilerin çalışması başlamıştı. Ancak, bu çalışmaların üreticileri götüreceği nokta, siyah beyaz televizyonların satışının getirdiği finansmanla gerçekleşmekteydi. Nitekim ülkelerde ilk televizyonlar satışa çıktığında siyah beyaz televizyon bir ayrıcalıkken, renkli televizyon çıktığında da onu bulundurmak bir ayrıcalık haline büründü. Yani yeni teknoloji, eski teknolojiyi kullananı yanına çekmeye devam ederken, bir yanda eski teknolojiyi kullanmak için can atan farklı bir kesim vardı.

O zaman dilimlerinde bu durumu çok güzel bir şekilde düzenleyen üretici firmalar, zaman ilerledikçe, küreselleşen dünyanın da etkisiyle eskiyen teknolojiden yeni teknolojilere geçiş zamanını düşürmek durumunda kaldılar. Artık, siyah beyaz televizyon / renkli televizyon çağındaki farklılık kadar gelişmişlik farkı yaşayan ülkelerde çok fazla yok, bununla beraber internet gibi bütün dünyayı sarmalayan bir yapı ile dünyanın hangi bölgesinde ne yaşanıyor o anda öğrenebilmek mümkün. Yani artık dünyanın sınırları yakınlaştı.

2.1 – Ürün Yaşam Eğrisi İncelemesi: Apple iPhone

Ürün yaşam eğrimizde, Apple markasının, dünya çapında üne kavuşan iPhone adlı telefonunu incelemeye alıp ürün yaşam eğrisini incelemeye çalışacağız.

2.1.1 – Giriş Dönemi ve Bu Dönemde Takip Edilen Stratejiler

iPhone, ürün yaşam çizgisinin giriş kısmında, diğer ürünlere göre çok daha farklı bir yöntem izlemiş ve neredeyse genele göre taban tabana zıt bir şekilde sonuçlar elde etmiştir. Aslen, ilk olarak araştırma geliştirme (AR-GE) kısmından başlamak istersek, Apple’ın CEO’su Steve Jobs, 2005 yılındaki Motorola ile yaptığı anlaşma ile beraber ortaya çıkardıkları ROKR adlı telefonu beğenmemiş, kendi yazılımları ile desteklenmesine rağmen bu desteği bile 1 yıl sonunda kesmişti. Amaç, Apple firmasının son yıllarda bir fenomen haline gelen ipod çılgınlığını kullanarak ortaya bir telefon çıkarmasıydı. Apple firması yaptığı açıklamalar ile gizliden gizliye bu çalışmaları yaptığını gösteriyor ancak resmi açıklama yapmamayı tercih ediyordu.

Tüketim çılgını Amerikan halkına bir şekilde açıklama yapılması gerektiğinde tarihler 9 Ocak 2007’yi gösteriyordu. Bu tarihte “MacWorld Konvansiyonu”nda bu teknoloji canavarının bir nevi prelansmanı yapılıyor ve ayrıntılarıyla beraber 3 Haziran tarihindeki Uluslararası Apple Geliştiricileri Konferansı’nda 29 Haziran tarihinde piyasaya sunulacağı anlatılıyordu.

29 Haziran’a gelesiye kadar, 9 Ocak 2007’den ilk piyasaya sürülüş tarihine kadar, ürün yaşam çizgisinin ilk maliyet bölümünü oluşturan araştırma geliştirme giderlerinin yanı sıra, reklamlar bölümü de önem kazanmıştı. 25 Şubat 2007 tarihindeki Oscar törenlerinde ilk olarak “Hello” adlı başlığıyla, son 70 yılın meşhur karakterlerinin çoğu ile çekilen filmler, reklama ne kadar önem verildiğini ve ürünün piyasa girişinden önce ne kadar önemli olduğunu gösterir nitelikteydi.

29 Haziran 2007 tarihinde, ulusal bir şebeke ile anlaşarak telefonunu piyasaya süren Apple, gerek reklamlara, gerek de araştırma geliştirme çabalarına verdiği önemin karşılığını alıyordu. Çünkü satışa çıktığı ilk iki günkü talep 146.000 adet idi. Satışa çıkarılan bir telefonun iki gün içerisinde 146.000 adet satılması, ne kadar başarılı bir reklam stratejisinin kullanıldığının kanıtıdır.

Ürün yaşam eğrisinde giriş bölümünü oluşturan şimdiye kadar olan bölümde, yeni bir elektronik aygıtın gerek araştırma geliştirme maliyetleri, gerekse reklamlarından dolayı fiyatlarının firma tarafından yüksek olması gerekmekte ve piyasaya ilk adım atış da bu şekilde de gerçekleşmektedir. 599$ ve 2 yıllık şebeke sözleşmesi ile satılan iPhone, ilk haftanın sonunda 700.000 adet satış yaptıktan sonra, bu yaşam eğrisinin giriş bölümünü çok hızlı geçtiği firma tarafından anlaşılıyor. Çünkü tanıtım ve dağıtım masraflarının fazla olması, aslında fiyatın düşürülmesini engelleyebilecek boyutta olması gerekirken, neredeyse 1 milyon satış rakamına 2 haftalık sürede ulaşılması, firmanın karlılığının bu masrafları karşılamasından sonra gelişme bölümüne geçilebilmesini sağlıyor. Ve bu bölüme geçilmesinin sinyalini de Apple firması veriyor. Piyasaya çıkışın tam 2 ay ardından firma satış fiyatlarını 200$ düşürerek 399$’a çekiyor. Dolayısıyla gelişme dönemine de geçilmiş oluyor.

2.1.2 - Gelişme Dönemi ve Bu Dönemde Takip Edilecek Politikalar

2 Eylül 2007’den itibaren, gelişme bölümüne doğru bu şekilde bir geçiş söz konusu. Yenilikçi müşteriler talep yaratmaya devam ederken, Apple firması, geliştiricilere ücretsiz olarak program altyapılarını dağıtıyor ve ürüne yeni özellikleri kullanıcıların katmasını sağlıyor. Ardından Amerika sınırlarından çıkıp Kasım ayında Fransa, Almanya ve İngiltere’de, Mart 2008’de Avusturya ve İrlanda’da ve hemen ardından bütün Avrupa’da satışa sunuyor. Dolayısıyla bütün pazarını genişletip yeni satış ve dağıtım kanalları oluşturuluyor.

Bu dönemlerde artık, Amerika’da iPhone’u tanıtmak yerine, üstünlüğünü belirtici reklamlar devam ederken, yeni girilen pazarlarda da tanıtıcı reklamlar yapılmaya devam ediyor ve içeride tüketici harcamalarını arttırmaya çalışırken, açıldığı yeni pazarlarda pazarın kaymağını alma stratejisine devam ediyor.


2.1.3 – Olgunluk Dönemi ve Olgunluk Dönemi Politikaları

Olgunluk dönemi, uluslararası piyasalara açılma durumu bitip, artık teknolojinin yeniliklerinden faydalanma, tüketiciler tarafından istenmeye başladığı andan itibaren bir beklenti yayılmaya başlıyor. iPhone’un özellikleri artık hızla ilerleyen teknoloji karşısında yetersiz kalmaya başlıyor. Özellikle, cep telefonundan görüntülü konuşma sistemini destekleyen “3G” özelliği ve “GPS” olarak adlandırılan “Global Positionning System” yani yer belirleme sistemini tüketiciler Apple’dan beklemeye başlıyor.
Beklentilerin bir şekilde Apple tarafından cevaplanacağını bilen müşteriler, artık iPhone’un satış rakamlarının yavaşlamasına neden olup artık yavaş yavaş yenilik istediklerini daha stratejik bir şekilde gösterirler. Yeni alıcılar ortaya çıksa bile, büyük çapta yeni dağıtım kanalları dahi olmadığından, firmanın artık yenilik yapması gerekliliği de ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla olgunluk dönemi artık tamamen kendini göstermiş, gerileme dönemine geçilmesine zemin hazırlamıştır.

2.1.4 – Gerileme Dönemi ve Gerileme Dönemi Politikaları

Apple firması, şu anda günümüze tam denk gelen zaman diliminde, pazarlama planını yeniden gözden geçirerek, iPhone’un gerileme dönemine girdiğini göstermiş ve azalan satışlarında etkisiyle 9 Haziran 2008 günü yeni ürününün tanıtımını yapmıştır. Apple iPhone 3G. Apple’ın bu açıklamayı yapmasının nedeni ilk başta mevcut ürün ile ilgili daha öncede değindiğimiz gibi yeni teknolojilerin gelişmeye başlaması ve piyasaya rekabet gücü yüksek yeni firmaların da girmesi oldu.

Yeni iPhone’un ilk iPhone’dan en büyük farkı, görüntülü konuşmayı desteklemesi ve yer belirleme sistemini entegre etmiş olması. 11 Temmuz 2008 tarihinde satışlara başlanacağı belirtilen bu teknolojik gereç, tam olgunluk aşamasından gerileme dönemine geçmişken yüksek teknoloji ürün yaşam eğrisinde Tablo 3’de daha önce Intel işlemcilerinde gördüğümüz hareketi, ivmelenmeyi yakalayarak satış rakamlarını daha da arttırmayı hedeflemektedir. Sıfırdan bir elektronik aygıt yaratıldığındaki araştırma geliştirme masrafından çok, yenilikler ve istenen özellikleri ekleyerek hem ar-ge masrafını azaltmış, hem de tüketicinin isteklerine cevap vermiş durumdadır. Bununla beraber, Apple’ın iPhone ürününün ürün yaşam çizgisini tekrar hareketlendireceğini, tekrar yukarıya doğru ivmelendireceğini ve firmanın karlılığını arttıracağını görmek çok zor değil.

SONUÇ

Küreselleşen dünyada, ürünlerin yaşam eğrileri yine eskisi gibi gelişse de, teknolojinin çok hızlı ilerlemesinden dolayı, bu eğrilerin zaman aralıkları kısalmakta. Bundan 10 sene önce, cep telefonlarının gelişim süreçlerinin 1 sene içinde büyük değişimler geçirmesini bir yana bırakalım, en ufak bir gelişmenin sağlanması bile 1 yılı alıyordu. Örnek vermek gerekirse cep telefonlarından dışarıda bulunan antenlerin telefonun içine koyulabilmesi teknolojisinin gelişmesi tam 4 sene sürmüştür.

Teknolojinin gittikçe hızını arttırması, elbette ilk olarak elektronik sektörüne yansımaktadır. Dolayısıyla elektronik sektöründe ürün yaşam eğrilerinin araştırma geliştirme bölümü ile başlayan giriş bölümünden itibaren yavaş yavaş değişimler gözleneceği aşikardır. Gerek piyasaya sürülecek ürünlerin reklam giderleri, gerek giderek artan ar-ge çalışmaları, gerekse piyasaya adını duyurarak giriş yapmak isteyen üreticiler, üretimin ilk aşaması olan bu bölgede daha çok yatırım yapacak, daha çok kendisinden söz ettirmek isteyecektir.

Her ne kadar ürün yaşam eğrilerinin, ürünün geliştirilme kararı alındıktan ürünün piyasaya çıkış vaktine kadar geçen süredeki bölümü gittikçe şişecek durumda da olsa, diğer giriş, gelişme, olgunluk ve gerileme dönemlerinde de değişmeler gözlenecek, ancak bu değişmeler kısa süre zarflarında ve dikey hareketlere daha müsait alanlar yaratacak duruma gelecek.

Sonuç olarak gelişen dünya, teknolojinin gittikçe ivmelenmesini arttırmasıyla, ürünlerin hayat sürelerini gittikçe kısalmasına neden olacak. Bu kısalmalar da elbette ürün yaşam çizgilerinde sert hareketlere neden olup, ürünün geliştirme kararı alınmadan önce çok daha dikkatli düşünülmesine neden olacak. Ve sermayesi güçlü olan, yenilik yaratan firmalar ayakta kalıp ürünlerine daha uzun süre ömür biçebilecek durumda olacaklar.

Yazının devamını okuyun...

Fenerbahçeliyim, Size Gelemem!

0

Saat: 15:23 | Yazar: Burak Doğan


Başlıktaki sözleri dile getiren kişi, yıllarca Efes Pilsen ve Fenerbahçe takımının Head Coach'luğunu yapmış olan, bununla beraber Milli Takım'ı da çalıştırmış olan büyük Coach Aydın Örs'e ait. Büyük Coach dememin nedeni Fenerbahçeli olması değil, takım ile birlikte kazandığı başarılardır önce bunu bilesiniz.

İlk önce haberi okuyalım, sonra yorumlayalım;
"Vatan Gazetesinden Gökmen Özdemir'in haberine göre, geçen sezon, antrenör Murat Özyer yönetiminde başarılı bir grafik çizen G.Saray’ın basketbol takımına sürpriz bir isim istendi ancak sonuç olumsuz oldu. Basketbol camiasını sarsan gelişme şöyle:

‘SİZE SAYGIM SONSUZ’

G.Saray'lı yöneticiler bir süre önce, geçmişte Milli Takım, F.Bahçe ve Efes pilsen’in başında büyük başarılara imza atan antrenör Aydın Örs’e teklif götürerek “Basketbol takımımızın başına geçin” önerisinde bulundu. Ancak Örs bu öneriyi “Nazik teklifiniz için çok teşekkür ederim. Ancak ben F.Bahçeliyim. Bunu herkes de biliyor. Bu durumda G.Saray’ın başına geçemem. G.Saray camiasına saygım sonsuz. Ancak bu teklife olumlu yanıt veremem” diyerek geri çevirdi. Murat Özyer’i gözden çıkaran sarı-kırmızılılar bu yanıt üzerine şoke oldu."

Bu duruma iki açıdan bakabiliriz.

1- Fenerbahçeliler Açısından: Abi bu adam gerçekten Fenerbahçeli.. Baksana Galatasarayı sadece Fenerbahçeli olduğu için reddetmiş. Kalbimizin antrenörü Aydın Örs! Bu adam gitsin Aydın Örs bi daha gelsin!

2- Profesyonel Açıdan: Böyle bir mantalite yok. Gönül verdiğin bir takım olabilir, ama senin işin bu, basketbol antrenörlüğü yapmak. Ki sen Milli Takım'ın antrenörlüğünü yapmış kişisin. Sadece Fenerbahçe'yi çalıştırmış olsan anlarım. O zaman Efes'te yıllarca çalışırken Fenerbahçe maçlarında kesin kıyakta yapmışsındır!

...Felsefesi. Hanginiz ne şekilde düşünür bilmiyorum ama, Aydın Örs'ün bu şekilde bir cevap vermesi çok ilginç geldi bana. Çok fanatik Fenerbahçeli olabilir, Galatasarayı sevmiyor olabilir, Galatasaray'ın maddi şartlarının kendisine uygun olmadığını düşünebilir, Galatasaray'daki ortamın kendisine uygun olmadığını düşünebilir... Ama neden Fenerbahçeli Aydın Örs Galatasaray'da antrenörlük yapmasın ki? O zaman dendiği gibi, Efes Pilsen'de iken Fenerbahçe maçında kasıt ararım, Milli Takım'a özellikle Fenerbahçeli oyuncusunu çok aldı derim. Belki Milli Takım farklı bir olay ama, Efes Pilsen konusu baya bir kafa karıştırır cinsten. Bilmem siz ne düşünürsünüz?

Aydın Örs'ü çok severim ama, gerçekten şaşırdım yani..

Yazının devamını okuyun...

Zor Günler

0

Saat: 14:25 | Yazar: Burak Doğan

Bekir Coşkun bazı şeyleri o kadar güzel özetlemiş ki.. Elimde olsa, Fatih Altaylı'ya çıkıp, kurtuluş savaşını Atatürk mü çıkarttığını zannediyorsunuz? Maraşta bir imam kurtuluş savaşını başlatmıştır, hem ben Humeyni'yi çok seviyorum ama Atatürkü sevmiyorum diyenden girip, bugün mecliste İsmet İnönü'ye "Millet Düşmanı" diyenden çıkmak istiyorum. Buraya not düşeyim, cumartesi günü finallerim bittikten sonra falan yazayım.. Geç olsun güç olmasın. Buyrun şimdilik Bekir Coşkun'un güzel düşünceleri ile beraber olun, yakında geliyorum..


YİNE zor günler.

Şimdi de Anayasa Mahkemesi’ne kızdılar.

Niçin?..

Çünkü "Artık Cumhurbaşkanı da bizden" demelerinden ve laikliğe ilk darbeyi vurmaya kalkmalarından hemen sonra, Anayasa Mahkemesi önlerine çıkıverdi.

Ve kızdılar...

*

Anayasa Mahkemesi’nin ilk görevi; TBMM kararlarının Anayasa’ya uygunluğunu denetlemektir.

Üzerine "namus ve şerefleri" üzerine yemin ettikleri Anayasa’da böyle yazıyor.

Açıp bakın; madde 148...

Kıvırıp "Mahkeme ancak şekil yönünden bakar" tezi ise doğru değil:

Anayasa’nın "teklif dahi edilemez" hükmüne karşı hile yaparak, değişikliğin içine "türban" sözcüğünü koymayıp... Ama içinde "türban" sözcüğü geçmeyen değişikliğin daha ilk günü "türban serbestisini" ilan etmek, size "şekli değiştirilmiş suç" gelmiyor mu?..

Söyleyin:

Anayasa’nın "değiştirilmesi teklif dahi edilemez" hükümlerini hileyle değiştirmeye kalkmaktan daha çok "şekilsizce" ne olabilir?..

*

Ve Anayasa Mahkemesi’ne kızdılar.

Anayasa Mahkemesi; üzerine namusları ve şerefleri üzerine yemin ettikleri Anayasa’da eskiden de vardı.

Tam altı sene batmadı da...

Durup dururken Anayasa Mahkemesi kararlarının "askılı veto" ile askıya alınmasını da (sanki palto bu) öneriyorlar... "Redd-i hákim" yapmayı da... Yargıçlarımız sanki düşmanmış gibi "savaş" ilan etmeyi de...

Çünkü; Anayasa Mahkemesi’nin hukukçu, onurlu, şerefli ve yürekli üyeleri, laik cumhuriyete karşı oyunlarını bozdu.

Ondan...

*

Elbette hedefleri Mustafa Kemal’in cumhuriyeti.

Bunu bilmeyen var mı?

Önlerine çıkan herkese, amaçlarına engel olan her şeye kızıyorlar. Tehdit ediyorlar, yok etmeye çalışıyorlar... Saldırıyorlar...

Bu günler...

Zor günler...


Yazının devamını okuyun...

Bayanlar Icin 2008 Avrupa Sampiyonasi Yonetmeligi

2

Saat: 16:11 | Yazar: Burak Doğan


6 Haziran – 29 Haziran arası Ev İçi Yönetmeliği, 2008 Avrupa Şampiyonası için hazırlanmış olup, Milli maçlarımızı izleyip kahrolmak ve diğer maçları izleyip futbola doymak isteyen bayların, ev sınırları dahilinde kendilerinin ve eşlerinin hareketlerini düzenlemektedir.

Yönetmelik Maddeleri;


1.06.06. - 29.06 arası evin erkeği evin yegane hakimidir.

2.Bu süre zarfında evin hanımı sessizce ve televizyon odası dışında ev işlerini sürdürebilir.

3.Her maçtan evvel televizyon koltuğu yanına içecek konacaktır.

4.Maç esnasında hanımın televizyonun bulunduğu odada ikamet etmesi yasaktır. İçecek ve çerez takviyesi yapılabilir.

5.15 dakikalık devre boyunca hanıma oda bakım hakkı (kül tablosu boşaltmak, boş şişeleri dolusuyla değiştirmek v.b.) tanınmıştır. Kâğıt hışırdatmak ve sözlü iletişim yasaktır.

6.Maçtan en az 30 dakika evvel erkeğe sevgiyle hazırlanmış bir yemek sunulacaktır. Erkeğin maç konsentrasyonunu bozmamak için bu süre içinde de çene kapalı tutulacaktır.

7.Avrupa şampiyonası boyunca üreme faaliyetlerine yönelik her türlü hareket yasaklanmıştır. Yine, erkeği bu yönde teşvik edebilecek kıyafetler de taşınmayacaktır. Anılan aktiviteler şampiyona boyunca 23.45’ten (maç uzatma ve penaltılara kaldıysa 01.30’dan) itibaren, ve maç erkeğin memnuniyetine mazhar olacak şekilde bitti ise, gerçekleştirilebilir.

8.Hanımın ev bütçesi yeterliyse kendisine küçük bir TV cihazı alarak diğer odada yaprak dökümü ve benzeri ağlamaklı dizileri seyredebilir. Bu süre zarfında erkeğe karşı yukarıdaki yükümlülüklerini aksatmayacaktır.

Evet hanımlar, eğer bu asgari davranış kurallarına uyarsanız, biz de

a)İçecekleri etrafa saçmamaya

b)Antrenör kabini (yani televizyon koltuğumuz) nin 10 metre civarını çerez kabuklarıyla bulamamaya

c)Madde 6’daki yemeği yerken devamlı olarak annemizin enfes yemekleri üzerine laf sarfetmemeye çalışacağız.

Not.: Bu yazıyı tanıdığınız bütün erkeklere (haklarını öğrenmeleri için) ve bütün hanımlara (görevlerini öğrenmeleri için) postalayın lütfen.. Boşanma davalarından sorumlu değiliz.

Yazının devamını okuyun...

Adalette Sözde Siyasi Karar

0

Saat: 09:27 | Yazar: Burak Doğan

Aslında Asker'e Dolmabahçe'yi sürekli soranlara da cevap oldu bu dava sonucu, kendini yargının üstünde görenlerede. Bu davanın souçlanması sonrasında kimi kalkıp "Bu malumun ilamıdır" dedi, kimide kalkıp yargının siyasallaştığından bahsetti. Hatta bazılarıda İsviçre'ye Milli Takım'ın maçlarını izlemeye gitmekten bile vazgeçti. Bu davanın sonucunun acaba AKP'nin kapatılma davasıyla paralel çıkma ihtimali neydi? Fazla ince düşünenler bu şekilde bir sonuç beklemiyor muydu acaba..

Orayı artık geçtik, herkes, her gazetede, yandaşı olduğu siyasi partinin güdümünde bir şeyler yazacak. Benim dikkatimi çeken ise bugün Yılmaz Özdil'in yazdıkları oldu. Önemli kısmını aktarıyorum;


"Hukuka tecavüz..."

Böyle başlık atmış bir gazete.

"Hukuk cinayeti" diyen de var.

"Hukuka aykırı" diyen de.

*****

9’a 2 çıktı karar.

*****

Üyelere bakıyoruz...

1, Ankara Hukuk mezunu.

2, Ankara Hukuk mezunu.

3, Ankara Hukuk mezunu.

4, İstanbul Hukuk mezunu.

5, İstanbul Hukuk mezunu.

6, İstanbul Hukuk mezunu.

7, Ankara Hukuk mezunu.

8, Ankara Hukuk mezunu.

9, Ankara Hukuk mezunu.

*****

Geriye kaldı 2 üye...

Biri, İşletmeci.

Öbürü, İktisatçı.

*****

Ben size söyleyeyim.

11 hukukçu olsaydı...

11’e 0 çıkardı karar.

*****

"Kardeşim, dünyanın hangi ülkesinde iktisatçıdan Anayasa Mahkemesi Başkanı olur?" diye soracaklarına... Hukukçuların aldığı karara "tecavüz" diyorlar.

*****

Çünkü, bunların mantığına göre, hukukçu mukukçu yoktur... Bunların işine geldiği gibi karar veren iktisatçı "en iyi hukukçu"dur... Hele eşi türbanlı iktisatçıysa, "ordinaryüs hukukçu"dur.


Gerçekten Dünya'nın eresine giderseniz gidin, "İktisatçı" bir Anayasa Mahkemesi Üyesi ve "İşletmeci" bir Anayasa Mahkemesi Başkanı görmeyi başarabilirseniz, Dünya üzerinde ikinci bir Türkiye yükseliyor demektir. Bu Hukukçulara yapılan nasıl bir aşağılamadır, nasıl bir güvensiliktir, nasıl bir kadrolaşmadır. Bu kadarı da fazla artık ama ya..

Edit: Haşim Kılıç'ın özgeçmişi;
Haşim Kılıç, 13 Mart 1950 tarihinde Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesinde doğdu.İlk, orta ve lise öğrenimini Yozgat'ta tamamlayan Kılıç, 1968 yılında Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne kaydoldu ve 1972 yılında mezun oldu.
1974 yılında Sayıştay Başkanlığı'nda denetçi yardımcısı olarak göreve başlayan Kılıç, denetçi, başdenetçi unvanlarını aldıktan sonra 1985 yılında Sayıştay Üyeliğine, beş yıl süren üyelikten sonra da 1990 yılında 8.Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi.
Kılıç, 7 Aralık 1999 tarihinde açık bulunan Anayasa Mahkemesi Başkanvekilliğine seçildi. Kılıç, 7 Aralık 2003 tarihinde yeniden bu görevi üstlendi.
Evli ve dört çocuk babası olan Haşim Kılıç, Almanca biliyor.

Yazının devamını okuyun...

Mangal Keyfi!!

2

Saat: 12:08 | Yazar: Burak Doğan

Ve yaz geldi.. En azından İzmir'e geldi, yaşadığınız şehirlerin durumnu bilemiyorum.Bu yazıları Güney Kutbu'ndan okuyan olduğunu pek zannetmiyorum ama belli de olmaz yani:) Neyse. Emekli şehri İzmirimin insanı yavaş yavaş işyerlerinin kapısına "Bu işyeri yaz dönemi uygulaması nedeniyle 1 Temmuz - 31 Ağustos tarihleri arasında Cumartesi günleri kapalıdır" yazılarını asmaya başladı. Malum Çeşme dönemi başladı ve İzmir'de Cumartesi durmanın manası yok!

Çeşme (veyahut yazlık mekan) denince akla, illaki yurdum insanının mangal maceraları gelir. Mangal günü gelip çattığında evin erkeği yılda 1 kere pişireceği yemeğin havasıyla ve de daha önemlisi karısına o gün yemek yaptırmayacağı için son derece böbürlenmektedir. Ama bir de işin görünmeyen tarafı vardır. Buyrun incelemeye;

ERKEK
1. Erkek mangalı ve mangal kömürünü çıkartır.
KADIN
2. Kadın ızgarayı temizler.
3. Kadın bakkala gider.
4. Kadın kasaba gider.
5. Kadın fırına gider.
6. Kadın salatayı ve sebzeleri hazırlar.
7. Kadın pişirilecek etleri hazırlar.
8. Kadın, etleri bir tepsi üzerine, gerekli malzemeler, baharatlar, vs ile dizer.
9. Kadın temiz ızgarayı ve hazırladığı tepsiyi, mangalın başında elinde birasıyla dikilen adama getirir.
10. Adam etleri ızgaranın üzerine yerleştirir.
11. Kadın içeri geçip, masayı hazırlar.
12. Kadın sebzelerin pişmesini kontrol eder.
13. Kadın tatlıyı hazırlar.
14. Kadın tekrar dışarı çıkar ve kocasına etin yanmakta olduğunu haber verir.
15. Adam çok pişmiş eti ızgaradan alır ve kadına verir.
16. Kadın tabakları çıkartır, masaya dizer.
17. Adam içkileri doldurur.
18. Kadın masayı toplar, kahve hazırlamaya gider.
19. Kadın kahve ve tatlı ikram eder.
20. Yemekten sonra, kadın masayı toplar.
21. Kadın gider bulaşıkları yıkar, mutfagı toparlar.
22. Adam mangalı olduğu yerde bırakır, çünkü içinde hala yanan kömürler vardır.
23. Adam karısına bugün mutfak işi yapmayıp mangal keyfi yapmış olmaktan dolayı mutlu olup olmadığını sorar.
24. Karısının keyifsiz olduğunu işaret eden şaşkın bakışları karşısında, kadınları mutlu etmenin imkansız olduğu kararına varır.

Yazının devamını okuyun...

Yurdum İnsanı'na Ait Ölçü Birimleri..

0

Saat: 16:49 | Yazar: Burak Doğan

Yurdum insanı, yurt çapında bunca aktiviteye imza atarken neler düşünüyor, nelerle büyüyor, nasıl bir eğitim alıyor düşündünüz mü hiç.. Ya da şu açıdan düşünün, günlük konuşmalarında ve yaşantılarında etrafındaki bireylerden neler duyuyor. Buyrun sizde kulak kabartın!

1. 'Abi geçen bi balık yakaladık nah kolum gibi'
2. 'Muhsin abi geıçen bi woofer almışım öküz gibi ses çıkarıyo. Mukemmel abi'
3. 'Kaç karış?'
4. Yol tarifinde bir ölçü birimi olarak yüz metre. 1 yuz metre = 300 metre
5. Kedi kadar fare
6. Başarılı bir Türk aşçı, Fransa'da bir luks otele transfer edilir. Diger aşçılara bazı tarifler öğretmesi gerekmektedir. Geçerler ocağın başına, bizimki başlar:
-Bir tutam maydonoz, bir tutam karabiber,yetecek kadar su... Fransiz dayanamaz sorar: -Bunlarin bir ölçüsü yok mu?
-Bizimki terslenir: - Ben ne diyorum? Bir tutam olacak demedim mi?
7. 'G.t kadar' gibi söylendiğinde sadece Türkler'in anlaması muhtemel, hatta bazen Türk olanların dahi anlamakta zorluk çektiği ve sizin karşınızdaki kişinin nasıl bir ortamda yetiştiği, sosyo kültürel yaşantısı gibi konularda derin tespitler yapmanıza sebebiyet veren ölçü birimleridir.
-Kaç metrekare lan senin ev?
-G.t kadar ya. ....

8. Ayrıca yön tariflerinde de çığır açmış olmaları kaçınılmazdır.
-Ne tarafta abi bu dükkan.
-Şeyimin istikametinde.. Gibi.
9. Bir demet maydanoz.
10. İki tutam karabiber.
11. Bir diş sarımsak.
12. Bir avuç fındık.
13. Bir tepeleme çay kaşığı tuz.
14. Bir silme çay kaşığı tuz.
15. İki rekât namaz.
16. Bir adım yol.
17. Bir dünya iş.
18. Bir araba laf. vs.
19. Aşure kazanı
20. Kafam kadar
21. Burdan sana kadar, bilemedin kapıya kadar .
22. Bir de bunların Trakya insanına özgü olanları vardır ki, genelde revaçta olmama nedenleri nezaketsizliktir. İki güzel örneği:
Küçük ev = Bülbül büzüğü kadar
Yenilen az yemek = Kedi çükü kadar bişey yedim .
23. Üç kalem mal.
24. İki satır yazı.
25. Bir tek rakı.
26. İki duble rakı.
27. Beş posta ... vs.
28. Alabildiğince un.
29. Kasıktan dize kadar....
30. Türk'ün kendisi ölçü birimidir: Türk kadar kuvvetli, bir Türk dünyaya bedel
31. Kavgaya giderken 'bir kamyon adam' toplanır, sayı belirtmek icin uygun bir sıfattır.
32. Çok uzakta: Taa anasının ..ında
33. Çok uzakta: Allah'ın unuttugu yerde
34. Çok uzakta: Allahin s...tir ettiği yerde
35. İki bıyık bükümü sağa
36. Üç evlek ileri
37. Bir zaman ölçüsü olarak sigara:
- Hadi ne zaman gidiyoruz?
- Sigaram bitince gideriz.
38. Bir cimcik un,
39. Bir fiske tuz,
40. Göz alabildiğine geniş...

:)..

Yazının devamını okuyun...

Papazın Çayırı..

0

Saat: 14:35 | Yazar: Burak Doğan

Ben aslında kolay kolay site / blog tavsiye etmem. Ama kaliteli olduğunu görüp, yazılarında bu orantıda süper olduğunu görünce yapabilecek birşey yok. Eğer aranızda Fenerbahçeli olan varsa, ne demek istediimi çok iyi anlayacaktır. Yeni karşılaştım kendileriyle, hiç bu kadar ayrıntılı ve açıklamalı yazılar, yorumlar görmemiştim günlük Fenerbahçe olayları ile ilgili. Aslında tamamen günlük demek doğru değil, bazı önemli noktalara parmak basıyorlar, basmakla kalmayıp iyicede eziyorlar, suyunu çıkarıyorlar mevzunun. Yani: Derinlemesine analiz!

Buyrun gidin, Papazın Çayırı'nda olanları okuyun, okutun.. Hatta, düşünceleri doğru ya da yanlış, size uyar ya da uymaz bilmiyorum ama, güzel bir dille Emre transferi nasıl incelenir, iki ayrı yazardan orada okuyun. Ellerine, dillerine sağlık..

Ör: Emre'nin transferi hakkındaki yorumlar..
Yazının devamını okuyun...

Recep İvedik Şarkı Söylerse

18

Saat: 12:39 | Yazar: Burak Doğan

Şahan, sınırlarını zorlamaya devam ediyor.. Alt üst ettiği sinema rekorlarının ardından, şimdide kaset çıkarıyormuş, klibini bile çekmiş. Sinirliyim, Agresifim.. :)


Yazının devamını okuyun...