Arkası Yarın Kuşağı; Ve İşte Tatil'in İlk Sabahı...

0

Saat: 17:47 | Yazar: Hande Urkmeyen

Yine mi yağmura uyandık bu sabah …

Gözümü açtığımda gördüğüm karanlık Kuum’um perdeleriymiş oysa… Ya bu aradan sızan ışık, güneş değil mi? Yupppiiiiiii! Aralanan perde ve pırıl pırıl bir Bodrum sabahı…

Geceden kalma minik yağmur sularını bile hapsetmiş güneş bizim için! Balkonda deriiin bir nefes …



Güneş kaçmadan keyifli iskelede, keyifli bir kahvaltı edelim haydi!

Güneş’in her birini farklı öptüğü masalar bizi çağırıyor… Küçük bir kararsızlık evresinden sonra en güzel masaya kuruluyoruz… Deniz kusursuz bir pırıltı halinde, belli ki masalardan önce Güneş’in ilk öpücüğünü o kapmış… Kuum’un hatırnaz çalışanları güne erken başlamış, tüm hazırlıklar tamam! Ufukta, mavi yeşil kocaman tabaklar beliriyor… İnanılmaz doyurucu bir sunum! İnsanın hem gözü doyuyor bu şahane kahvaltı seti ile hem de karnı… Bu kadar abarttım madem, biraz detay vereyim; biri mavi, diğeri yeşil iki farklı tahta sunum tabağı, her ikisinin de içeriği aynı… Bir tanesi bile iki kişi için oldukça ideal bir kahvaltı ölçüsü aslında, ama sanırım benim peynir-mania durumumu sezmiş olacaklar ki masamıza 2 adet kahvaltı sundular :) Peynir dedim yine aklım başımdan gitti, nerede kalmıştım ki?! Hıh, tahta servis tabaklarının içinde 8 tane porselen kase,her biri başka dolu… 5 Çeşit peynir, 2 çeşit zeytin, söğüş domates salatalık-tabii ki bol zeytin yağı, 3 çeşit reçel, meyva salatası, ceviz,incir,kayısı kısacası bir kahvaltı da olabilecek her şey… Hem de yanında çıtır çıtır sıcacık zeytinli ekmek ile… Ve tabi ki demlenmiş güzel bir çay…



İşte şimdi “tıka basa” kavramı karşılığını buluyor! Allah arttırsın sofrayı kuran kaldırsın mantığı ile karnımız tok sırtımız pek kalkıyoruz masadan… Ama öyle yemişiz ki, iskele üzerindeki bembeyaz minderler bize göz kırpıyorken çok ta uzaklaşmak mümkün olamıyor… Yarısı gölgede yarısı güneşte püfür püfür minderlere atıveriyoruz kendimizi… Tatil mottomuzu mırıldanarak; mönümöm möf*

Tatil Bu İşte! Kuum’un muhteşem SPA merkezi AEQUALIS’e gidip kendimizi güzel bir masaja emanet etmeden az önce…



Yeter bu kadar miskinlik! Fazlasıyla şımardık zaten! Hem karnımız bile acıktı?!? Neeeee?? Acıktı mı??? Vallahi acıktı :D Haydi o zaman Limon’a … Hem hep ben mi Ayşe Arman’ı kıskanıcam, biraz da o beni kıskansın :)

Yarın Limon'dan devam :) Bir de benden dinlesin bakalım Ayşe Arman.. Hıh*

Yazının devamını okuyun...

Tatil Başlasın!

0

Saat: 20:43 | Yazar: Hande Urkmeyen

Nasıl geçti 5 ay 5 gün…

Gidene mi zordur gitmek, kalana mı zordur kalmak, geride kalan olmak ? Verdiğim yanıt hep aynı: kalana zordur hep kalan olmak! Bir tek gidiş hariç, o da askerlik…

Bu defa giden de zorlanacaktı biliyordum… Öyle de oldu… İkimiz için de zor geçti bu dönem…
Ama geçti! Zaman dışında hiçbir kayıp olmadan hem de... Koskoca 5 ay 5 gün geride kaldı… Ve işte yeni hayat!

Ve yeni hayat’ın ilk tatili… Hazır mıyız?

Hande : Nereye gidiyoruz tatlım?
Burak : Bilmem sevgilim :) bırak asker sürprizi olsun :)
….. Peki olsun :)
Çantalar hazır! Havada yağmur var, çantada plaj terliği,mayo …

Sabah erken çıkılır yola…
Bilindik yollardan bilinmedik mekanlara doğru…
Anlaşıldı ki ilk durak Bodrum… Acaba neresi ?
İşte geldiiiiik =)

A aaa , geçen yıl ki tatilimizde çok beğenmiştim ben burayı, durup fotoğraflarını çekmiştik hatta,kapalıydı… KUUM !!!!



Nasıl bir gülümsemedir bu yüzümü kaplayan ? :)

İniyoruz arabadan, doyumsuz bir manzaranın kucağına düşüveriyoruz… Tam tarzım bir mimari… Hafif gotik,oldukça modern. Adı gibi kumdan yapılmış bi kalenin içine giriveriyoruz sanki… Hayatımda gördüğüm en hatırnaz, en güleç “recep”masası … Eşyalar hoop golf arabasına, ardından da bizzz :) Daracık yollardan usta manevralarla ulaşıyoruz odamıza, hatta “odalarımıza” … Fena torpil dönmüş bu işte, koskoca 2 oda tahsis edilivermiş bize, ortadan bir kapı ile bağlanmış geniş, ferah,modern,insana “iyi ki geldik” dedirten iki oda… Odalar keşfedildi tamam! İpod takıldı JBL’e… Fonda en sevdiğimiz şarkılarla birazcık balkon keyfi…



Hava kararsız… Canı yağmak istiyor belli, ama o kadar yol gelmişiz, hevesle kucak açmışız bizi de kırmak istemiyor, o da belli… Bir kapatıp bir açıp idare ediyor işte…

Yağmura rağmen giyiliyor en tatilci kıyafetler… Doğru iskeleye… Basit sandalyeler ve tahta masalar üzerinden geçen onlarca ampul… O kadar huzur verici ki… Yan tarafta koşturup duran bir afacan var, mekanın bir parçası, adı da LOKUUM :) Dalıp gidiyoruz denize… Derken çaylarımız geliyor…



Yudumlarken yemek mönüsüne göz gezdiriyoruz akşam yemeği telaşına düşerek… “et obur” bir çiftiz neticesinde, balıkla hiç olamadı aramız…

Karar veriliyor, akşam yemeği dışarıda yenecek ; Tango Argentina’da . Rezervasyon yapılıyor adımıza, hazırlanıyoruz… Ve işte Budi&Pudi yine keyifli bir yemek yolunda…



Tango Argentina ; Büyülü bir kırmızı … Bodrum Marina karşısında, kalabalığı dışarı taşmış,gösterişli bir mekan. Rezervasyon soruluyor, akabinde hemen 2 kişilik masamıza alınıyoruz. İçerisi de dışarısı gibi heybetli, renkli… Güzel kokular eşliğinde dolaşan et küreğinde kalıyor gözümüz :) derken menülerimiz geliyor. Dekorasyondaki gösteriş ve onca detay sonrası bu kadar basit bir menü ile karşılaşınca şaşırıyor insan. Çok geçmeden az önce masalar arası mekik dokurken gözümüze çarpan kürek bizim masamıza da uğruyor. Üzerinde menüde yer alan toplam 7-8 adet farklı et yer almakta. Büyüklüklerini, içeriğini ve şeklini görmek açısından güzel bir sunum şekli. Şarap,peynir tabağı, mini pizzalar ve New York Steak oluyor tercihimiz… Başlıyoruz bir yandan minik notlar almaya, gelen sıcak ekmeklerin kese kağıdı ilk gözümüze ilişen…



Peynir tabağı geliyor önce. Edam peyniri, dana carpaccio ve füme salam tahta bir levha üzerinde sunulmuş. İçerik olarak “peynir tabağı” kavramından bir çıt geride. Herkesin damak tadına uygun olmayabilir bu içerik. Ardından mini pizzalar geliyor, biri karışık pizza içeriğinde, diğeri ise fındık lahmacunun 2 boy küçüğü… Çıtır ve sıcaklar,dolayısı ile beğeni topluyorlar. Ve sırada merakla beklenen New York Steak! Güzel bir sunumla ile geliyor, ilk parçalar lezzet testi için yolda… Ama o da ne? Biraz soğuk mu? Mekan çok yoğun, böyle olunca mutfakta bu tip terslikler yaşanması doğal diye düşünüyor, etimiz kurumadan bir parça daha ısınabilmesi için geri gönderiyoruz… Uzun bir bekleme ardından geri geliyor, ancak ne yazık ki hala soğuk… E keyif birazcık kaçıyor tabii… İlk izlenim yaralanıyor biraz, ama bir kere daha denemeden karar vermemeli.. En azından kırmızı büyü hatrına… =) Bitirilen yemek ardından bu yazı da bitiyor :)

Arkası yarın kuşağında kaldığı yerden tatil, farklı mekanlarda farklı lezzetler ile devam ediyor…

(Bu arada : http://hamurundasihirvar.blogspot.com :))
Yazının devamını okuyun...

Cebren ve Hile İle...

0

Saat: 17:18 | Yazar: Burak Doğan


Ele geçirilmiş elektronik bir A4 ...

Günlerden bugündür zaptedilmesi "GÜNLERDEN BUGÜN"'ün ...

Panik yok !

Sakin !

Okumaya devam ... Biraz farklı gelecek bu defa cümleler, kabul.

Alıştığınız lezzeti bulamayacaksınız belki ilk anda, ona da kabul.

Ama endişelenmeyin , çok ta uzağa gitmeyecek benliği... Asimile olmaya değil teslim olmaya ikna edeceğim onu... Birlikte yazıp yelken değiştirmeye ... "ne güzelmiş" dediklerimizi paylaşmaya, "şahane fikir" dediklerimizi anlatmaya....

Bazen afiyetten 4 köşe yapanları, bazen edinemeyip çatladıklarımızı, bazen tadı damağımızda, beynimizde, benliğimizde kalanları... Kısaca "sıradan günlük hayatımızı" ...

Hmm, sıradan günlük hayat demişken,az detay vereyim, nasıl ki bu "sıradan" ama "günlük" ve yaşanası "hayat" ?

Burak'ı tanıyorsunuz az çok, askere gitmeden önceki temposuna da aşinasınız... Her daim bir koş-koş durumu...Tek rahat durduğu yer uykusu, ki ona da ben rahat vermiyorum! Çünkü uyku ile geçen Pazarları sabote etmek ile ünlüyüm...

E bendeniz de Hande :)

Uzuuuun yıllardır birbirimizin hayatının ayrılmaz parçası, ortak hayatımızın ise mimarlarıyız...

Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, keyifli yerler görmeyi, mönümöm möf*** tatiller yapmayı, yeni lezzetler tatmayı, hayata minik keyifli molalar koymayı seven, yıldız haritaları bile birbirine uyan bir çiftiz :)

Günlerden Bugün takipçileri bilir, Kasımdan beri ses seda yok buralarda! Şimdi geri döndü Burak ! Askerde geçen 5 ayı aşkın süre,geçmek bilmeyen zaman... Çok uzundu bizim için! Çarşı izinleri, evci izinleri iple çekildi hep ... Neyse ki geldi geçti... İşte şimdi "el alıyorum" bu askerden...

Bundan böyle, ara sıra cebren ve hile ile ele geçirilmiş A4 lerde benim yazılarımla da karşılaşacaksınız, birlikte yazdıklarımızla da...


Baktığımız vizörden lezzet, keyif bulaşmış herşeyi, içimizden geldiği gibi, çala klavye paylaşıyor olacağız sizlerle...


Bizi izlemeye devam edin :)))


Hande

*** Mönümöm möf : Burak ve Hande için bir tatil mottosu. Hafif püfürdeyen rüzgar haline ek olarak, yumuşak bir şezlong hatta daha şanslı isek çift kişilik bir hamak kullanımını ifade eder.



Yazının devamını okuyun...

Güiza'nın Keşfedildiği Video

0

Saat: 16:50 | Yazar: Burak Doğan

Fenerbahçe'nin yıllardan beri en büyük şanssızlığı, Kenneth Anderson gibi bir pivot santrafor daha bulamamış olmasıdır.. Takımın şanssızlığı mı desek, yöneticilerin ve antrenörlerin beceriksizliği ve basiretsizliği mi desek bilemiyorum ama, her 1 Ocak'ta Alex'in yaşı bir bir ileri atarken, bu en önemli dönemimizi pivot santrafor bulamadan geçireceğiz gibi geliyor..

Türkiye Süper Ligi, futbol yapısı dolayısıyla, 3 büyüklerde de olsanız leblebi gibi gol atabileceğiniz bir lig değil.. Şu sıralarda, en yüksek gol ortalaması olan Galatasaray'da bile tek bir golcü yok, tüm oyuncular arasında paylaşılıyor goller. Tabii bunu Galatasaray'ın hem gol ortalaması, hem de hücumu defanstan daha çok düşünmesi dolayısıyla söylüyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam, 2004 yılında geldi Alex Fenerbahçe'ye... Ondan önceki yakın süreçte ve ardından, türlü hücuma yönelik yıldız orta saha oyuncuları ve yıldız forvetler geldi.. Aklıma gelen başlıcaları Hooijdonk, Anelka, Ortega, Nobre, Kezman, Güiza... Fark ettiyseniz Nobre dışında hepsi daha önce oynadıkları liglerin yıldızları, gol kralları, hatta Maradona'nın veliahtları..

Alex ilk önce Hooijdonk ile anlaşamadı, Hooijdonk ayrıldı.. Genç bir Hooijdonk işimizi görebilirdi ama, artık yıpranmıştı.. Tam o zamanda büyük yıldız olmayan ama devre arasında Fenerbahçe'ye katılmasıyla takımı şampiyon yapan Nobre katıldı.. Belki de Alex ile en iyi anlaşan o oldu ancak, sisteme uygun bir topçu olması O'nun en büyük şansıydı.. O süreçte Anelka gibi ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu ancak şu anda idrak edenler tarafından zamanında b.k atılmaya çalışılan bir yıldız geldi.. Beraber oynadı, hem Alex ile anlaşamadı hem de sisteme uymadı.. Kezman yine aynı şekilde Alex ile anlaşamadı, tek forvete, Alex ile beraber oynamaya yatkın değildi, son vuruşu eksikti, zorla gönderildi.. Ve Güiza.. Alex ile anlaşamıyor, Semih bile ondan iyi anlaşıyor, son vuruşları çok kötü.........

Dikkatinizi çektiyse, sisteme adapte olamayan oyuncular, Alex ile iyi anlaşamayan kişiler.. Fenerbahçe'nin istikrar sağlamış tek oyuncusu mu Alex, yoksa geriye kalanların istikrar sağlayamamasını da Alex mi belirliyor bu bir muamma. Demek ki Fenerbahçe'de kalıcı olmak istiyorsanız, Alex gidesiye kadar ya onunla iyi geçineceksiniz, ya da onunla iyi geçineceksiniz.. Ama işin farklı da bir yönü var.

Fenerbahçe'nin son aldığı iki "kariyerli" forvet, son vuruş yüzdesi düşük oyuncular. Ya da Fenerbahçe'de bu yüzdelerini düşürdüler.. Kezman gibi Hollanda gol kralı olmuş bir oyuncunun ceza sahası köşesinden kaleyi tutturamamasını mi söylersiniz yoksa Güiza'nın kaçırdığı binlerce pozisyonu mu.. Tabii Güiza'da İspanya'nın bir sene önceki gol kralı! Yani futbolcular değerli ve başarılı, ama Fenerbahçe'ye gelince bu başarıyı bir türlü gösteremiyorlar..

Nedenler arttırılabilir. Tek forvet oynamanın zorluğu, dört defans oyuncusu arasında maç boyunca yıpranmak, takımın baskıya uyum sağlamaması ve sürekli besleyememesi, her pozisyondan bir sonuç çıkarma zorunluluğunun baskısı.. Sonuç olarak Kezman ve Güiza'nın bahtsızlığı ve beceriksizliği ortak.

Bu olayların üstüne, www.izlenmesiyasaktir.com sitesi, Güiza'yı süper bir dille eleştirmiş.. O kadar gol kaçırdıktan sonra, sözde Giüza'nın keşfedildiği videoyu yapmışlar.. Ama inanılmaz komik ve güzel olmuş.. Ufak bir değerlendirmenin üstüne, bu videoyu da sizlerle paylaşayım, tam olsun.. Sonuç olarak, kim şampiyon olacak ki? :)

spor - guiza’nın keşfedildiği maçın görüntüleri | izlesene.com




Yazının devamını okuyun...

Gilette'ten 5 Bıçaklı Titreşimli Konuşkan "Stealth"

2

Saat: 10:31 | Yazar: Burak Doğan

Uzun zamandır şikayet ettiğim gibi Friend Feed ve Twitter'ın yazma hevesimi köreltmesinden ötürü, arada çok boş zamanım olduğunda ya da bu da mutlaka bir köşede bulunsun dediğim yazılarımı paylaşıyorum "Günlerden Bugün"de.. Bu yazma hevesinin körelmesinde askere gidecek olmamın da etkisi var, boş zaman geçirgeci oyunlarda iddia nedeniyle hırs yapmamın da.. Ama sonuç değişmiyor, ayda 2 - 3 yazıdan fazla girmiyorum bu güzelim altın kapalı defterin gümüş sayfalarına..

Yine günlerden bir gün, Friend Feed kurcalarken, bir de bakıyorum ki, uzun süredir hayranlıkla takip ettiğim Deli Profesör kardeşime bir kutu gelmiş, bunu da bizlerle paylaşmış.. Anlamlandıramadığım bir kıskançlıkla yazıyorum internet tilkimin adres kısmına açılış sayfamı, yeni kayıt diyorum, yaklaşık 2 dakikada hıncımı alıyorum ve yayınlıyorum!

Yazı Friend Feed'e düşüyor, oraya yorum, yazıya yorum derken kafama dank ediyor: Yahu kargo ya benden önce Deli'ye gittiyse? Yok arık diyor, sızlanmaya devam ediyorum. Bu sefer başka bir şey takılıyor kafama: Yahu tamam da, geçen seneki seti aldın, jelin balsamın bitmedi, ayda ortalama sadece 2 defa bu 5 bıçaklı aygıtı kullandın, o da berber kapalı olduğu zaman. Madem öyle bu kıskançlık neden? Sonra kendi kendimi savunmaya geçiyorum: Zaten ayda 2 defa traş oluyosun, her seferinde jelide balsamıda kullanıyorsun, gittin bir de 5'li yedek paket aldın Migros'tan yeter de artmaz mı diye.. Bu ikilemde boğulmak üzereyken, iç hat telefonu çalıyor, acil girişe çağırılıyorum.

Gittiğimde kapıda bir kargo elemanı, elinde orta boy bir kutu. Bir haftadır girişteki arkadaşları uyarıyorum, Garanti Bankası başvuruda bulunmamama rağmen kredi kartı göndermiş, sakın benden habersiz bir şey teslim almayacaksınız diye. Malum kullanmak istemiyorum, geldiği gibi teslim almayacağım kendisini, geri göndereceğim. Onlarda kargocu görünce acilen beni çağırıyorlar..

Ortalama 10 dakika boyunca kargo elemanı arkadaşı sorguluyorum, banka kartı taşıyıp taşımadıklarına dair. En sonunda arkadaş yemin billah edecek duruma geliyor da, o şekilde teslim alıyorum kutuyu. Tabi bu arada, yazıların üstünden 10 dakika geçmiş olmasına rağmen hala aklıma setimin gelmiş olabileceği gelmiyor. Saf saf pakete bakıyorum, acaba bana kim ne gönderdi diye..

Paketi açıyorum, kapkara bir kutu, kendimi tanıtmam için parmak izine dokunmamı söylüyor. Tabi bu arada tüm bu muhabbetler sırasında tüm beraber çalıştığımız arkadaşlar etrafıma toplanmış, olanları izliyorlar. Bende parmağımı dokunduruyorum saf bir şekilde. Çıkan ses ile hepimiz irkiliyoruz: " Burak Bey.. Artık siz de titreşimli gücün farkını hissetmeye hazırsınız. Şimdi kutuyu açabilirsiniz.."

Kutuyu açıyorum ve sol üst köşedeki içerik çıkıyor karşıma.. Ben içindeki aygıtları alıp, kızarmış yüzümle benim tanımadığım ama beni tanıyan kişilere karşı olan utancımı paylaşıyorum hiçbirşeye vakıf olmayan arkadaşların ortasında. Gerçi onlar da oturmuş kutunun nasıl titreştiğini, sesin nasıl geldiğini, hoparlörlerin nasıl çalıştığını falan çözmeye çalışıyorlar kutunun orasını burasını yırtarak :) Hatta kendi parmağını koyup titreşip titreşmediğini bile anlamaya çalışan vardı aralarında :))

Neyse bu duygularla alıp gidiyorum eve yeni bıçağımı.. Yedek oalrak saklayacağım jel ve balsamı ayrı köşeye yeni oyuncağımı ise direk alıp banyoya gidiyorum. Maksat denemek değil mi yahu! Kullanmak içinse zaten ortam son derece uygun..


Surat tarla, başlıyorum çalışmaya.. Ben kestikçe o kıpraşıyor, o kıpradıkça şu kazık gibi sakallar yumuşuyor gibi geliyor.. Allah allah diyorum, eskisi de titriyordu ama bir türlü anlayamıyorum aradaki farkı.. Orasını burasını çevirdikten sonra, vazgeçiyorum, kendimi kıpraşımın yarattığı rahatlamaya bırakıyorum! Amaç, kıpraşımlı çözümün ardından çıkacak sonucun bir bebek poposu örneği mi olacağını ya da kıpraşırken bazı yerleri mi atlayacağını görmek... Bunun anlayabilecek tek kişi ise elbette kız arkadaşım!

Traş olunur, kıyafet değiştirilir.. Alsancak'a gitme amaçlı evden çıkarken telefon gelir, hatun kişinin evden alınması gerekmektedir.. Güzergah değiştirilir, hatun kişi apartman altında beklenilir ve o sırada aynaya bakmaya devam edilir. Eğer ki traş aygıtında bir değişiklik varsa, konu uzmanı olarak farkı o hissedecektir sonuçta.. Kapı açılır, arabaya biner ve daha öpmeden şu cümleyi patlatır:

Ne bu halin! Ben sana kirli sakalı daha çok seviyorum demiyor muyum yahu! Yine ölü gibi bembeyaz olmuşsun!!!

Sonuçta ben yeni Gillette'in fazlasıyla işe yaradığını öğrenmiş oldum ama, daha güzel karşılanmayı da hakediyordum doğrusu.. Ne yapalım 2 gün sonra istenilen kıvama geliriz herhalde..

Yazının devamını okuyun...