Candan Erçetin ile Çeşme Açıkhava'da keyifli konser...

3

Saat: 14:05 | Yazar: Hande Urkmeyen

Uzun zamandır istiyorduk…
İzmir ya da Çeşme… Farketmezdi!

Mutlaka gidilecek,bu yaz keyfli bir akşamda keyfimizi katlayarak dinlenecekti…

Çeşme oldu, çok ta güzel oldu! Güzelim mehtaplı Çeşme gecesinde, Açıkhava tiyatrosunun hoş esintisi eşliğinde, müzik keyfi listemizde Candan Erçetin’e de bir “+” koyuldu…

Konser saat 21.00 itibari ile başlayacaktı, saatler 20.45’i gösterdiğinde Çeşme AçıkHava Tiyatrosu’nun önünde ciddi(!) bir sıra oluşmuştu. İlk görüşte korkutan ama neyse ki hızla ilerleyen bir sıraydı bu.

Bu yıl Avea sponsorluğunda gerçekleşen konser için tabii ki de Avea tarafından reklam standları kurulmuştu dört bir yana. Açıkhavanın sıcağını düşünerek promosyonel malzeme olarak minik yelpazeleri seçmişlerdi. Tüm misafirlere dağıtıyorlardı hem bilet kontrolü öncesi.

Bilet kontrolünün ardından, çanta kontrolü ve fotoğraf makinesi/kamera sorgulaması… Sağ tarafta üzeri kara bir tepe’yi andıran bi manzara… Tahmin edeceğiniz gibi bir Türkiye klasiği, içeride çekim yapılması yasak mantığı ile toplanan fotoğraf makinaları ve kameralar… Üzerlerine birer parça,gelişi güzel yazılmış beyaz not kağıdı, ne isim okunuyor,ne de düzgün yapıştırılıyor. Yani tüm hakları sadece içeriye biletli giren izleyicelere karşı saklı olan konserden görüntü almamanız adına sizden zorla alınan makinanızı,konser sonrası bulmama/bulamama ihtimaliniz oldukça yüksek… Bu arada tüm hakları biletli müşteriye saklı diyorum, çünkü çevre evlerin balkonundan ütün türk zekası ile istense tüm konser görüntüsü indiregandi yapılabilir!

Saat 21.15,yerler yavaş yavaş doluyor, ancak halen beklenen doluluk yok… Malum İzmir insanı… Rahat,sakin,son dakikacı… Derken simsiyah sahnenin ortasında simsiyah adamlar beliriveriyor. Orkestra da tamam yani. Yerlerini alıyorlar,saat tam 21.30 iken başlıyor müzik… Ve simsiyah sahnenin ortasına mercan rengi zarif elbisesi ile süzülüveriyor Candan… Konser ana iki bölümden oluşuyor, ilk bölüm vurucu Candan parçaları,slow şarkılarla düzenlenmiş. Artık yeterli doluluğa ulaşan Açıkhava hep bir ağızdan eşlik ediyor parçalara…

Öyle büyük bir haz ki bu; Tek sesli bir konser dinleyebilmek. Vokalistsiz,sesi bastırmaya çalışan aletsiz… Pure,kulak okşayan,iddaalı,net,doyurucu bir ses!
Toplam 3 kostüm değiştiriyor Candan, sallanmadan,son derece hızlı ama tamamiyle yenilenmiş şekilde dönüyor sahneye her defasında… Ve başlıyor yeniden lezzet seansı! Konserin ikinci bölümünde ise tamamiyle hareketli parçalardan oluşmuş bir repertuar hazırlanmış. Ve tabii ki bir Candan klasiği, Fransızca ve Yunanca şarkılar da mevcut. Dinlerken insanın sadece eşlik edebilmek için Fransızca öğrenesi geliyor bir anda,hatta o seslerin yakınından bile geçemeyeceğini bilmesine rağmen:)

Saat 24:00’ı geçiyor… Artık yavaş yavaş sonuna geliyoruz konserin… İtiraf etmeliyim ki, ilk defa Candan Erçetin konserine giden ve gitmeden önce bilerek konser hakkında hiçbir yorum okumadan giden bir seyirci olarak tüm konser genelindeki keyfim, final anlarında katlandı,büyüdü! Tek tek orkestrasını tanıtan Candan, Şef’in belirlediği Latin konseptini kendi enstrümanları eşliğinde yorumlayan her bir takım arkadaşına eşlik etti Shaker’ı ile… İ-na-nıl-maz keyifli bir finaldi… Özellikle Mustafa Süder performansı gerçekten keyif koması idi!

Uzun lafın kısası, zaman doyuruculuğu, repertuarın doğru konumlandırılması, keyifle ve uyumla çalışan bir ekip, gerçek ses, ambians… Candan’lı saatler Çeşme Açıkhava’da çok keyifliydi…
Yazının devamını okuyun...

Casillas Kupayi Alir ve.. Canli Yayin Opucugu!

1

Saat: 09:43 | Yazar: Burak Doğan

Bildiğiniz gibi Casillas, turnuvanın başında, sahanın kenarında spikerlik yapan kız arkadaşıyla kesiştiği için kötü gol yedi yorumları yapılmıştı.. :) Kabul edelim, Casillas gibi bir kaleci için yapılmayacak bir eleştiriydi..

Bu sözlere en güzel cevabı ise kaptan kupayı alarak gösterdi.. Peki ya kupayı aldıktan sonra ne yaptı sizce?



Eğer Casillas'a nasıl salladılar öğrenmek istiyorsanız, buyrun bu linkten yakın.. :)


Yazının devamını okuyun...

Select Maris Datça - Tatilin Son Bölümü

0

Saat: 18:26 | Yazar: Hande Urkmeyen

Sabah saat 8:20 , yine fırlayıverdim yataktan… Tatil bende böyle bir etki yaratıyor işte,uykuya ihtiyaç duymaksızın geçen zamandan maksimum fayda alma çabası…

Bir bakalım, en son nerede kalmıştık ? Hmm, evet! Demiştim ki; “ Yarın sabah Kuum’un güzel kahvaltısıyla güne başlamaca… Ardından diğer sürpriz mecrasına doğru yola koyuluş… Sevgilim ince yol hesapları yapıyor, elinde bir minik harita,bana göstermeden,belli etmeden… Alınabilen tek bilgi; “ Yaklaşık 3 saatlik bir yolumuz olacak sevgilim.” Heyecan dorukta! Kuum Hotel sürprizi ile tavan yapan beklenti-beğeni ilişkisi bakalım ne yöne harekette bulunacak…”

Yapılan sevgili hesaplarına göre yaklaşık 3 saat sonra “yeni tatilimizin” keyfine dalıcaz… Kuum'un etkisine kapıldık… Öyle çabuk geçti ki zaman,doyamadık… Eşyalar hazır,veda vakti geldi… Keyifler yerinde,çünkü tatil tüm hızı ile devam ediyor! Yola koyulduk, ardı ardına geçiliyor tabelalar, kilometreler ilerledikçe çoklu alternatifler azalmaya başlıyor… Son görülen tabela Marmaris ve Datça’ya indirgiyor alternatifleri : )

Nereye girdiğimizi anlayamadan , “bak bak ne var,kuş var orada” misali kandırılıyorum… Tabela geride kaldı… Üstelik bildiğin yemyeşil bir yol burası… Hızla bir ormanın içine ilerliyoruz sanki… Ağaçlar arasından pırıl pırıl bir koy görünüyor, muazzam tekneler var koyun hemen ağzında… Burası mı diyorum, muzur bir cevap geliyor “ ı ıııhhh” : ) Biraz daha devam ediyoruz, ormanın arasından önce kocaman bir bina görünüyor,ardından da kocaman bir giriş kapısı beliriyor. Beyaz giyimli bir görevli geliyor,ismimizi soruyor, elindeki listeye baktıktan sonra, gideceğimiz yolu işaret ediyor. Bu kocaman yerde belli ki işler son derece planlı yürüyor.

Girişe ulaştığımızda check in işlemlerimiz sırasında bizimle ilgilenecek olan görevli elinde egzotik kokteyl bardakları ile bizi karşılıyor, nereye geldiğimizi şaşırtıyordu : )

Kokteyllerimizi yudumlarken inanılmaz bir koy içerisine konumlandırılmış Select Maris’i kuşbakışı izliyoruz… Manzara inanılmaz! Plajlar(!), Havuz, Deniz, Dinelneme locaları, Restorantlar… Hepsi mükemmel görünüyor… Bir de karşıda yine kendilerine ait olan bir ada, tavşan adası…

Oda 7.katta, deniz manzaralı… Balkondan görüntü yağlı boya bir tablo sanki… Eşyalar bırakılıyor en acele haliyle, doğru plaja… =) Ama hangisine???

Plajlara ve restorantlara inmek için otel lobisinden Havuz kısmına iniliyor, oradan da horizontal lift yani yatay bir asansör kullanılıyor. Etrafta gün içinde miskinlemek için çok sayıda detay var; hamaklar,rahat oturma gurupları,şezlonglar,salıncaklar… Toplam 6 tane plaj mevcut, ulaşım shuttle bot ile sağlanıyor. Dolayısı ile çektiğiniz her fotoğraf karesinde bir beyaz shuttle bot vızır vızır yer değiştirirken görülüyor hep : )

Plajların hepsi ayrı güzel, her birinin bir başka teması mevcut isimlerinden de anlaşılacağı gibi ; Aile-Oasis Plajı , Sessiz Plaj , Palmiye Plajı , Su Sporları Plajı , Serbest Plaj (Nu Plaj)

Biz de shuttle ile birlikte vızırvızır yer değiştiriyoruz tüm plajları görmek için : ) Bu sırada da şahane animasyon çifti ile karşılaşıyoruz… Kostümler, makyajlar süper, hele ki dialogları anlatılmaz yaşanır cinsten : )

Öğle yemeği vaktiiiiiiii : ) Herşey dahil sistemli otellerde genel durumdur, yiyecek hiiiç birşey bulunamaz… Tabak bi dolu şey ile doldurulur, belki bu fena değildir diye ama sonuç hüsrandır hep! İlk defa seçerek aldığım herşeyden memnun kaldım bir açık büfe kavramında. Yiyecek, içecek ve servis kavramları son derece başarılı idi. Mutfağa ve Restoranta son derece önem vermişler belli ki… Hatta bu konudaki hassasiyetleri farklı boyutlara da varmış, denizdeki minik balıkları ve bizler yemek yerken etrafta uçusan minik kuşları da düşünmüş, onlar için de birer restorant inşaa etmişler : ))
Şimdi havuz vakti… Şezlonglarımız telefonlarıımıza emanet, çünkü biz havuzda möfürdemekle meşgulüz : ) Havuz apayrı bir güzelllikte… Ucuna geldiğinde kendini o eşsiz denizle birleşecekmiş gibi hissettiryor insana… Çok hoş bir bar ile bütünleştirilmiş.
Otel’in iç dizaynı oldukça şık… Dekkorasyonda kullanılan güzel ayrıntılar koskocaman yapının içinde bir butik otel sevimliliği katıyor zaman zaman…
Akşam yemekleri haftalık olarak farklı temalarda düzenlenmiş. Örneğin; Akdeniz Gecesi , Tex Mex Gecesi gibi… Şanslıyız ki konakladığımız 2 gece de balık teması kullanılmamıştı :) Özellikle TexMex gecesi ellerimle yaptığım Burritolar ve Tacolar sebebi ile oldukça keyifli idi.
Yemek sonrası içkilerimizi yudumlarken,hafif hafif esen muhteşem havada güzel müzikli bir hamak keyfi…

Sabah kahvaltısı minik kuşların masamızdaki şımarık turları ile başlıyor… Tabaktaki her bir parçadan bir minik gaga tatmak istercesine dolanıyorlar… Peynirler son derece başarılı, dolayısı ile kahvaltı sınıfı geçiyor! Özellikle sevgilimin benim için yaptığı succuklu-hellimli tost kahvaltının yıldızı olmaya aday* : )
Ne çabuk geçti 2 gece 3 günlük, tatilimizin 2.kısmı... Artık geri dönüş zamanı… Tatilimizin ilk etabı muhteşemdi, ikinci etabı da bir o kadar iddaalı! Kuum ile başlayan tatil serüveni Selected Moments sloganıyla sona eriyor… İkisi birbirinden çok başka… Ama ikisi de keyif koması*
Bir sonraki tatilimizi iple çekiyorum şimdiden…
Yeni serüvenlerde, keşfedilmeye değer yeni mekanlarda görüşmek üzere…
Yazının devamını okuyun...

Kuum Otel Türkbükü

1

Saat: 18:24 | Yazar: Burak Doğan

Blogumun cebren ve hile ile sevgilimin eline geçmesi demek, elbette benim yazmayacağım anlamına gelmiyor herhalde değil mi.. Yani öyledir herhalde, en azından şimdilik hala kullanıcı olarak sisteme yazı yazabiliyorum :)

Sanırım biraz da kendisinin bu işe girişmesiyle, blogu eski çerçevesinden alıp yeni yüzüne doğru çevirmeye çalışacağız.. Bazen gittiğimiz oteller, bazen de yemek yediğimiz yerler olacak bu sayfalarda.. Gurmeymiş, eleştirmenmiş modlarına bürünüp hiçbirşey beğenmeyeceğiz yani kısaca :)

Şimdi biz, bu hatun kişisinin anlattığı gibi güzel bir tatile çıktık.. Malum askerlik adamı en iyi yerde bile olsa yoruyor, insan kafasını boşaltmak istiyor bir süre hiçbir şey düşünmeden.. Zaten askerdeyken belliydi diğer yazıda ayrıntılarını anlatacağımız otel, Kuum Otel geldiğim hafta içerisinde belli oldu. Malum hatun geçen seneden burayı çok beğenmişti ve buda demekti ki: "En yakın zamanda gidile"

Ayarlamalar yapıldı, fiyatlar alındı, bağlantılar yoklandı, dostlarımızın parmağı dokundu ve normal fiyatından daha uygun bir fiyata yollandık.. Tabiiki İzmir'den çıktığımız anda sevgilimin hangi otele gittiğimiz hakkında en ufak bilgisi olmasını bırakın, hangi şehre bile gittiğimizden haberi yok!

Yolda tabelaların bizi az zorlamasının ardından gideceğimiz yolu bulduk. İzmir'den tam tamına 2 saat 40 dakikada, molasız bir şekilde vardık Kuum Otel'e.. Fotoğraflarını ve manzarasını zaten az önceki yazıda gördünüz. Ben benim için önemli olan ayrıntılardan bahsedeceğim şimdi:


-Kahvaltı: Her yerde bu özellik için en önemli ayrıntı Beyaz/Ezine Peyniri'nin kalitesinden geçer bizim için! Gerçekten çok iyiydi. Üstüne, menemendeki yumurta tadı o kadar ince ve olması gerektiği gibiydi ki, tam 25 senedir yumurta yenmesi öğütlenen sevgilim bile menemen yedi! İnanılmaz, bizim için 10/10

-Odanın banyosu! Tamamen cam ve odanın içinde! İstendiği anda aradaki perdelerle kapatılabilen bir yapı oluşturulmuş ama inanılmaz kaliteli.. Lavabosundan yerdeki taşlara kadar.. 10/10

-Odanın içindeki iPod için JBL dock! Yok artık yahu! Bu da nasıl düşünülür ki! 10/10

-Spa! Her ne kadar sadece gezebilmiş de olsak inanılmaz bir terapi zenginliği ve 32 ayrı oda! Bir tanesi ise sevgililier için özel düzenlenmiş ve iki kişi aynı anda masaj yaptırabiliyor. Gerçekten Türkiye'nin en iyileri arasında neden olduğunu gezdiğinizde bile anlıyorsunuz! Chinese ve Japanese teyzeler ise işin bonusu! Çok şirin gülüyorlar! 10/10

-Otel personelinin çalışma sistemi: Müşteriler için çözüm yaratıcı, inanılmaz nazik, her problemi en kısa zamanda halleden ve otelde kaldığınız süre boyunca tabiri caizse sizi en iyi şekilde ağırlamaya kendilerini adayan kişiler.. En ufak bir somurtkanlık, surat sallamaca, tabi tabi yaparız dedikten sonra atlama olmaz mı yahu.. Bodrum'a gidip yemek yemek istiyoruz akşam ama alkol alamayacağız malesef dedik, yanımıza şöför vermeyi önerdiler, o derece! 10/10
-Manzara: Balkona adım atış, koltuğa kuruluş, kendinden geçiş aşamasının birebir anlatımı! 10/10

-Sessizlik: Tarihlerin Mayıs ortası olmasına rağmen restaurant olacak ana iskelenin hala tamamlanamamış olması ve çalışmaların sabah saatlerinde mecburen başlıyor olması biraz sıkıcıydı ama sezon öncesi artık, yapacak bişey yok.. Sessizlik 5/10

-Bodrum Yolları!: Otel ne yapsın, kendi önünü muazzam güzelleştirmiş ama, Bodrum Belediyesi etrafta savaş varmış gibi hendekler kazıp kapatmadan bırakmış! Tüm Torba - Türkbükü - Yalıkavak - Gümüşlük yolları tam bir felaket! Olacak gibi değil! 0/10

Aklıma şimdilik gelenler bunlar.. Pek yakında Tango Argentino ayrıntıları ve tatilin 2. bölümü.. Bu arada, birisi bana photoshop öğretsin lütfen! :D Ya da yol göstersin! :))
Yazının devamını okuyun...

Limon Cafe ve Sünger Pizza!

4

Saat: 15:37 | Yazar: Burak Doğan

Limon’u muhtemelen duymuşsunuzdur… Gümüşlükte, “ en lezzetli gün batımı” sloganıyla geçen yazın popüler alternatif miskinleme mekanlarından… Evet bence en doğru tarif bu Limon için çünkü daha kapısından adımınızı attığınızda sakin,sessiz,düzenli ama miskin havayı seziyorsunuz… Herşey çok doğal, çoğu mobilya bile el yapımı… Hemen hemen hepsinde bir detay var, hepsine bir ruh kazandırılmış,bir kimlik; Limon!
Hava hala inanılmaz güzel… Püfür püfür esiyor ağaçların arasındaki bu küçük mekan…


Bu kadar yazılıp çizilen bir yer, bu denli beğeni toplamış madem, bakalım bir menüye neresindeymiş bu Limon’un sihiri,kerameti… Mekandaki her şeyde olduğu gibi menülerde de el emeği göz nuru olma durumu sözkonusu… Çok özellikli olmayan, aslında bilindik standart türk usulü yemeklerin Limon usülüne döndürülmüş şekli diyebiliriz. Sarma, Limonsal bir dokunuş almış… Mantı ve Köfte de öyle… Bu küçük menü gezintisi ardından gözüme çarpan Cevizli-Köy peynirli Erişte yutkundurdu beni… Evet onu istiyorum! Sparişimizi almak üzere Limon’un yerlisi,güler yüzlü bir bayan geldi,başladık sorularımıza… İçecek olarak Limonata istedik, malum Limon’un en çok yazılan içeceği idi… Ama ne yazık ki “ Üzgünüm,Limonatamız kalmadı” yanıtını aldık… Oysa ki benim yine limonum gelmişti :) Tamam o zaman 2 tane limonlu Miller alalım :) Yemek olarak iseeee, Cevizli Erişte alabilir miyim? Yine yutkunarak sorduğum sorunun cevabı hüsran “ Üzgünüm ama Eriştemiz de kalmadı” … Çok güzeelllll, Millerlarımızı saymazsak 2 de 0 ! Tamam o zaman, sarma? “Var” , ya mantı? “ o da var,hem de çok güzel,bizim mantımız farklıdır.” Pekiiiiii Şakşuka? “Hem de yeni yapıldı,sıcaktır.” Hmmm şahane!

Kısa bir bekleme ardından önce şakşuka boy gösteriyor… Yanında sıcak bazlama ve yoğurt ile… Oldukça lezzetli! Hele ki benim gibi bir patlıcan canavarı için biçilmiş kaftan :) Ardından saray sarma ile kızarmış mantı da geliveriyorlar kol kola… Mantı çok güzel, kıtır kıtır… Sarma pek tarzım değil, suyun içinde servis ediliyor, etli ve tombul… Üstelik tuzlukla tanışıklığı olmayan ben bile tuzsuz buldum , sevgilim tuza batırıp yese erik gibi gıkım çıkmayacaktı vallahi :)

Doyduk mu ? Doyduk! Başta da söylediğim gibi mekan süprizlerle dolu, boyanmış minik sandıklar,lambalar, ilginç aynalar, ağaçlardan sallanan boncuklar,birbirinden farklı sandalyeler… Benim gibi obje fotoğrafı çekmeye bayılan biri için tam bir oyuncak kutusu aslında… Bir dolu fotoğraf çektim tabii ki, ama en muzur ikili bunlar…


Biri Limon’un girişindeki eskici, adı Makara Kukara… Bu “makara kukara” dediğimde “makara tukara” diye her defasında yılmadan düzelten Mervush’a gelsin! :) Diğeri ise hem kendim hem de Önil’im için çektiğim bu doğal kaktüs kafa Mickey Mouse :) Çok beğendim! Söküp arabaya koymak istedim… Ciddiyim.. Ama ben bunu söylediğimde sevgilimin bakışları da en az benim kadar ciddiydi… Mickey the kaktüs kafa ile vedalaştık, akşam yemeğine kadar vakit geçirmek için Türkbükü’ne doğru yola çıktık…

Türkbükü sessiz… Oteller dışında mekanlar yeni yeni açılmaya başlamış… Geçen yaz ardından değişen ve yeni açılan bir iki yer var… O küçücük yerin popüleritesine,çekim gücüne kapılıp gelen yeni işletmeler… Ellerinde olsa belki denizi doldurup ikinci bir sahil şeridi yapacaklar Türkbüküne… İnanılır gibi değil… Bir baştan diğer başa sakin bir yürüyüş… Minik bir dondurma molası…

Akşam yemeği istikameti belli ! Sünger Pizza! Şanslıysak terasta güzel bir masa buluruz” diyoruz. Doğru teras’a,her zaman ki gibi kalabalık… Veeee işte o masa boş! Hem de terasın caddeye bakan kısmında… Mükemmel bir hava… Mükemmel bir Bodrum-Kale-Deniz-Marina manzarası… Ve bizim için bir Bodrum klasiği Sünger…


Aslında menüye bile gerek yok… Daha yoldan belli ne yiyeceğim; Beyaz Pizza… Peynir delisi bir insan için biçilmiş kaftan! Jambon da severim zaten… O yüzden bu peynir koması,adı gibi bembeyaz kaplı çıtır pizza tam benlik… ( Uğur’cum,birlikte yine yeni yeniden yeriz umarım arkadaşım ) Sıra sevgilimde, küçük bir göz atma evresi ardından,önceki denenmişlerinden vazgeçip bir “Klasik Sünger Pizza” istiyor… Pizzalarımız gelene dek manzara ve hafif hafif dokunan havanın tadına varıyor,kadehlerimizi “Bodrum bölümü bitmekte olan bu güzel tatilimize” kaldırıyoruz…

İşte bizim çıtırdaklar da geldi… Biradan bir yudum daha, tamam şimdi hazırım sıcak,çıtır bir beyaz peynir lokmasına… Ama o da ne? Peynirlerimi çalmışlar!!! Resmen geçen seferkilerin yarısı kadar peynir var içinde… Ve işin kötüsü, beyaz pizzanın tüm numarası beyazında, yani peynirinde! Sevdiğim lezzetlerin, bazı mekanları benim için anlamlı kılan özel yiyeceklerin günden güne değişmesi en gıcık olduğum şey! Beğendiğin bir lezzeti beğendiğin bir mekanda sabitleyememek sinir bozucu! Neyse diyor, minik dilimler halinde “beyazsız beyaz pizza”mı yuvarlıyorum… Sevgilime bakıyorum, o da çok hoşnut değil sanki halinden, onun da her parçada bi önceki lezzeti arama durumu iştahını keyifsizleştirmiş… Bu sefer var bir şey! Üstelik yaz ortası bir gün de değil, yoğunluktan mı acaba diye soralım, kendimizi avutalım… Yapacak bir şey yok! Bu defalık ta böyle olsun…


Hava güzel… Tam bir bahar akşamı… Sünger macerası ardından otel öncesi ufak bir marina turu…

Yarın sabah Kuum’un güzel kahvaltısıyla güne başlamaca… Ardından diğer sürpriz mecrasına doğru yola koyuluş… Sevgilim ince yol hesapları yapıyor, elinde bir minik harita,bana göstermeden,belli etmeden… Alınabilen tek bilgi; “ Yaklaşık 3 saatlik bir yolumuz olacak sevgilim.” Heyecan dorukta! Kuum Hotel sürprizi ile tavan yapan beklenti-beğeni ilişkisi bakalım ne yöne harekette bulunacak…

Arkası yarın kuşağında paylaşmak üzere, esen kalın, şen kalın! :)
Yazının devamını okuyun...

Arkası Yarın Kuşağı; Ve İşte Tatil'in İlk Sabahı...

0

Saat: 17:47 | Yazar: Hande Urkmeyen

Yine mi yağmura uyandık bu sabah …

Gözümü açtığımda gördüğüm karanlık Kuum’um perdeleriymiş oysa… Ya bu aradan sızan ışık, güneş değil mi? Yupppiiiiiii! Aralanan perde ve pırıl pırıl bir Bodrum sabahı…

Geceden kalma minik yağmur sularını bile hapsetmiş güneş bizim için! Balkonda deriiin bir nefes …



Güneş kaçmadan keyifli iskelede, keyifli bir kahvaltı edelim haydi!

Güneş’in her birini farklı öptüğü masalar bizi çağırıyor… Küçük bir kararsızlık evresinden sonra en güzel masaya kuruluyoruz… Deniz kusursuz bir pırıltı halinde, belli ki masalardan önce Güneş’in ilk öpücüğünü o kapmış… Kuum’un hatırnaz çalışanları güne erken başlamış, tüm hazırlıklar tamam! Ufukta, mavi yeşil kocaman tabaklar beliriyor… İnanılmaz doyurucu bir sunum! İnsanın hem gözü doyuyor bu şahane kahvaltı seti ile hem de karnı… Bu kadar abarttım madem, biraz detay vereyim; biri mavi, diğeri yeşil iki farklı tahta sunum tabağı, her ikisinin de içeriği aynı… Bir tanesi bile iki kişi için oldukça ideal bir kahvaltı ölçüsü aslında, ama sanırım benim peynir-mania durumumu sezmiş olacaklar ki masamıza 2 adet kahvaltı sundular :) Peynir dedim yine aklım başımdan gitti, nerede kalmıştım ki?! Hıh, tahta servis tabaklarının içinde 8 tane porselen kase,her biri başka dolu… 5 Çeşit peynir, 2 çeşit zeytin, söğüş domates salatalık-tabii ki bol zeytin yağı, 3 çeşit reçel, meyva salatası, ceviz,incir,kayısı kısacası bir kahvaltı da olabilecek her şey… Hem de yanında çıtır çıtır sıcacık zeytinli ekmek ile… Ve tabi ki demlenmiş güzel bir çay…



İşte şimdi “tıka basa” kavramı karşılığını buluyor! Allah arttırsın sofrayı kuran kaldırsın mantığı ile karnımız tok sırtımız pek kalkıyoruz masadan… Ama öyle yemişiz ki, iskele üzerindeki bembeyaz minderler bize göz kırpıyorken çok ta uzaklaşmak mümkün olamıyor… Yarısı gölgede yarısı güneşte püfür püfür minderlere atıveriyoruz kendimizi… Tatil mottomuzu mırıldanarak; mönümöm möf*

Tatil Bu İşte! Kuum’un muhteşem SPA merkezi AEQUALIS’e gidip kendimizi güzel bir masaja emanet etmeden az önce…



Yeter bu kadar miskinlik! Fazlasıyla şımardık zaten! Hem karnımız bile acıktı?!? Neeeee?? Acıktı mı??? Vallahi acıktı :D Haydi o zaman Limon’a … Hem hep ben mi Ayşe Arman’ı kıskanıcam, biraz da o beni kıskansın :)

Yarın Limon'dan devam :) Bir de benden dinlesin bakalım Ayşe Arman.. Hıh*

Yazının devamını okuyun...

Tatil Başlasın!

0

Saat: 20:43 | Yazar: Hande Urkmeyen

Nasıl geçti 5 ay 5 gün…

Gidene mi zordur gitmek, kalana mı zordur kalmak, geride kalan olmak ? Verdiğim yanıt hep aynı: kalana zordur hep kalan olmak! Bir tek gidiş hariç, o da askerlik…

Bu defa giden de zorlanacaktı biliyordum… Öyle de oldu… İkimiz için de zor geçti bu dönem…
Ama geçti! Zaman dışında hiçbir kayıp olmadan hem de... Koskoca 5 ay 5 gün geride kaldı… Ve işte yeni hayat!

Ve yeni hayat’ın ilk tatili… Hazır mıyız?

Hande : Nereye gidiyoruz tatlım?
Burak : Bilmem sevgilim :) bırak asker sürprizi olsun :)
….. Peki olsun :)
Çantalar hazır! Havada yağmur var, çantada plaj terliği,mayo …

Sabah erken çıkılır yola…
Bilindik yollardan bilinmedik mekanlara doğru…
Anlaşıldı ki ilk durak Bodrum… Acaba neresi ?
İşte geldiiiiik =)

A aaa , geçen yıl ki tatilimizde çok beğenmiştim ben burayı, durup fotoğraflarını çekmiştik hatta,kapalıydı… KUUM !!!!



Nasıl bir gülümsemedir bu yüzümü kaplayan ? :)

İniyoruz arabadan, doyumsuz bir manzaranın kucağına düşüveriyoruz… Tam tarzım bir mimari… Hafif gotik,oldukça modern. Adı gibi kumdan yapılmış bi kalenin içine giriveriyoruz sanki… Hayatımda gördüğüm en hatırnaz, en güleç “recep”masası … Eşyalar hoop golf arabasına, ardından da bizzz :) Daracık yollardan usta manevralarla ulaşıyoruz odamıza, hatta “odalarımıza” … Fena torpil dönmüş bu işte, koskoca 2 oda tahsis edilivermiş bize, ortadan bir kapı ile bağlanmış geniş, ferah,modern,insana “iyi ki geldik” dedirten iki oda… Odalar keşfedildi tamam! İpod takıldı JBL’e… Fonda en sevdiğimiz şarkılarla birazcık balkon keyfi…



Hava kararsız… Canı yağmak istiyor belli, ama o kadar yol gelmişiz, hevesle kucak açmışız bizi de kırmak istemiyor, o da belli… Bir kapatıp bir açıp idare ediyor işte…

Yağmura rağmen giyiliyor en tatilci kıyafetler… Doğru iskeleye… Basit sandalyeler ve tahta masalar üzerinden geçen onlarca ampul… O kadar huzur verici ki… Yan tarafta koşturup duran bir afacan var, mekanın bir parçası, adı da LOKUUM :) Dalıp gidiyoruz denize… Derken çaylarımız geliyor…



Yudumlarken yemek mönüsüne göz gezdiriyoruz akşam yemeği telaşına düşerek… “et obur” bir çiftiz neticesinde, balıkla hiç olamadı aramız…

Karar veriliyor, akşam yemeği dışarıda yenecek ; Tango Argentina’da . Rezervasyon yapılıyor adımıza, hazırlanıyoruz… Ve işte Budi&Pudi yine keyifli bir yemek yolunda…



Tango Argentina ; Büyülü bir kırmızı … Bodrum Marina karşısında, kalabalığı dışarı taşmış,gösterişli bir mekan. Rezervasyon soruluyor, akabinde hemen 2 kişilik masamıza alınıyoruz. İçerisi de dışarısı gibi heybetli, renkli… Güzel kokular eşliğinde dolaşan et küreğinde kalıyor gözümüz :) derken menülerimiz geliyor. Dekorasyondaki gösteriş ve onca detay sonrası bu kadar basit bir menü ile karşılaşınca şaşırıyor insan. Çok geçmeden az önce masalar arası mekik dokurken gözümüze çarpan kürek bizim masamıza da uğruyor. Üzerinde menüde yer alan toplam 7-8 adet farklı et yer almakta. Büyüklüklerini, içeriğini ve şeklini görmek açısından güzel bir sunum şekli. Şarap,peynir tabağı, mini pizzalar ve New York Steak oluyor tercihimiz… Başlıyoruz bir yandan minik notlar almaya, gelen sıcak ekmeklerin kese kağıdı ilk gözümüze ilişen…



Peynir tabağı geliyor önce. Edam peyniri, dana carpaccio ve füme salam tahta bir levha üzerinde sunulmuş. İçerik olarak “peynir tabağı” kavramından bir çıt geride. Herkesin damak tadına uygun olmayabilir bu içerik. Ardından mini pizzalar geliyor, biri karışık pizza içeriğinde, diğeri ise fındık lahmacunun 2 boy küçüğü… Çıtır ve sıcaklar,dolayısı ile beğeni topluyorlar. Ve sırada merakla beklenen New York Steak! Güzel bir sunumla ile geliyor, ilk parçalar lezzet testi için yolda… Ama o da ne? Biraz soğuk mu? Mekan çok yoğun, böyle olunca mutfakta bu tip terslikler yaşanması doğal diye düşünüyor, etimiz kurumadan bir parça daha ısınabilmesi için geri gönderiyoruz… Uzun bir bekleme ardından geri geliyor, ancak ne yazık ki hala soğuk… E keyif birazcık kaçıyor tabii… İlk izlenim yaralanıyor biraz, ama bir kere daha denemeden karar vermemeli.. En azından kırmızı büyü hatrına… =) Bitirilen yemek ardından bu yazı da bitiyor :)

Arkası yarın kuşağında kaldığı yerden tatil, farklı mekanlarda farklı lezzetler ile devam ediyor…

(Bu arada : http://hamurundasihirvar.blogspot.com :))
Yazının devamını okuyun...

Cebren ve Hile İle...

0

Saat: 17:18 | Yazar: Burak Doğan


Ele geçirilmiş elektronik bir A4 ...

Günlerden bugündür zaptedilmesi "GÜNLERDEN BUGÜN"'ün ...

Panik yok !

Sakin !

Okumaya devam ... Biraz farklı gelecek bu defa cümleler, kabul.

Alıştığınız lezzeti bulamayacaksınız belki ilk anda, ona da kabul.

Ama endişelenmeyin , çok ta uzağa gitmeyecek benliği... Asimile olmaya değil teslim olmaya ikna edeceğim onu... Birlikte yazıp yelken değiştirmeye ... "ne güzelmiş" dediklerimizi paylaşmaya, "şahane fikir" dediklerimizi anlatmaya....

Bazen afiyetten 4 köşe yapanları, bazen edinemeyip çatladıklarımızı, bazen tadı damağımızda, beynimizde, benliğimizde kalanları... Kısaca "sıradan günlük hayatımızı" ...

Hmm, sıradan günlük hayat demişken,az detay vereyim, nasıl ki bu "sıradan" ama "günlük" ve yaşanası "hayat" ?

Burak'ı tanıyorsunuz az çok, askere gitmeden önceki temposuna da aşinasınız... Her daim bir koş-koş durumu...Tek rahat durduğu yer uykusu, ki ona da ben rahat vermiyorum! Çünkü uyku ile geçen Pazarları sabote etmek ile ünlüyüm...

E bendeniz de Hande :)

Uzuuuun yıllardır birbirimizin hayatının ayrılmaz parçası, ortak hayatımızın ise mimarlarıyız...

Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, keyifli yerler görmeyi, mönümöm möf*** tatiller yapmayı, yeni lezzetler tatmayı, hayata minik keyifli molalar koymayı seven, yıldız haritaları bile birbirine uyan bir çiftiz :)

Günlerden Bugün takipçileri bilir, Kasımdan beri ses seda yok buralarda! Şimdi geri döndü Burak ! Askerde geçen 5 ayı aşkın süre,geçmek bilmeyen zaman... Çok uzundu bizim için! Çarşı izinleri, evci izinleri iple çekildi hep ... Neyse ki geldi geçti... İşte şimdi "el alıyorum" bu askerden...

Bundan böyle, ara sıra cebren ve hile ile ele geçirilmiş A4 lerde benim yazılarımla da karşılaşacaksınız, birlikte yazdıklarımızla da...


Baktığımız vizörden lezzet, keyif bulaşmış herşeyi, içimizden geldiği gibi, çala klavye paylaşıyor olacağız sizlerle...


Bizi izlemeye devam edin :)))


Hande

*** Mönümöm möf : Burak ve Hande için bir tatil mottosu. Hafif püfürdeyen rüzgar haline ek olarak, yumuşak bir şezlong hatta daha şanslı isek çift kişilik bir hamak kullanımını ifade eder.



Yazının devamını okuyun...

Güiza'nın Keşfedildiği Video

0

Saat: 16:50 | Yazar: Burak Doğan

Fenerbahçe'nin yıllardan beri en büyük şanssızlığı, Kenneth Anderson gibi bir pivot santrafor daha bulamamış olmasıdır.. Takımın şanssızlığı mı desek, yöneticilerin ve antrenörlerin beceriksizliği ve basiretsizliği mi desek bilemiyorum ama, her 1 Ocak'ta Alex'in yaşı bir bir ileri atarken, bu en önemli dönemimizi pivot santrafor bulamadan geçireceğiz gibi geliyor..

Türkiye Süper Ligi, futbol yapısı dolayısıyla, 3 büyüklerde de olsanız leblebi gibi gol atabileceğiniz bir lig değil.. Şu sıralarda, en yüksek gol ortalaması olan Galatasaray'da bile tek bir golcü yok, tüm oyuncular arasında paylaşılıyor goller. Tabii bunu Galatasaray'ın hem gol ortalaması, hem de hücumu defanstan daha çok düşünmesi dolayısıyla söylüyorum.

Yanlış hatırlamıyorsam, 2004 yılında geldi Alex Fenerbahçe'ye... Ondan önceki yakın süreçte ve ardından, türlü hücuma yönelik yıldız orta saha oyuncuları ve yıldız forvetler geldi.. Aklıma gelen başlıcaları Hooijdonk, Anelka, Ortega, Nobre, Kezman, Güiza... Fark ettiyseniz Nobre dışında hepsi daha önce oynadıkları liglerin yıldızları, gol kralları, hatta Maradona'nın veliahtları..

Alex ilk önce Hooijdonk ile anlaşamadı, Hooijdonk ayrıldı.. Genç bir Hooijdonk işimizi görebilirdi ama, artık yıpranmıştı.. Tam o zamanda büyük yıldız olmayan ama devre arasında Fenerbahçe'ye katılmasıyla takımı şampiyon yapan Nobre katıldı.. Belki de Alex ile en iyi anlaşan o oldu ancak, sisteme uygun bir topçu olması O'nun en büyük şansıydı.. O süreçte Anelka gibi ne kadar büyük bir oyuncu olduğunu ancak şu anda idrak edenler tarafından zamanında b.k atılmaya çalışılan bir yıldız geldi.. Beraber oynadı, hem Alex ile anlaşamadı hem de sisteme uymadı.. Kezman yine aynı şekilde Alex ile anlaşamadı, tek forvete, Alex ile beraber oynamaya yatkın değildi, son vuruşu eksikti, zorla gönderildi.. Ve Güiza.. Alex ile anlaşamıyor, Semih bile ondan iyi anlaşıyor, son vuruşları çok kötü.........

Dikkatinizi çektiyse, sisteme adapte olamayan oyuncular, Alex ile iyi anlaşamayan kişiler.. Fenerbahçe'nin istikrar sağlamış tek oyuncusu mu Alex, yoksa geriye kalanların istikrar sağlayamamasını da Alex mi belirliyor bu bir muamma. Demek ki Fenerbahçe'de kalıcı olmak istiyorsanız, Alex gidesiye kadar ya onunla iyi geçineceksiniz, ya da onunla iyi geçineceksiniz.. Ama işin farklı da bir yönü var.

Fenerbahçe'nin son aldığı iki "kariyerli" forvet, son vuruş yüzdesi düşük oyuncular. Ya da Fenerbahçe'de bu yüzdelerini düşürdüler.. Kezman gibi Hollanda gol kralı olmuş bir oyuncunun ceza sahası köşesinden kaleyi tutturamamasını mi söylersiniz yoksa Güiza'nın kaçırdığı binlerce pozisyonu mu.. Tabii Güiza'da İspanya'nın bir sene önceki gol kralı! Yani futbolcular değerli ve başarılı, ama Fenerbahçe'ye gelince bu başarıyı bir türlü gösteremiyorlar..

Nedenler arttırılabilir. Tek forvet oynamanın zorluğu, dört defans oyuncusu arasında maç boyunca yıpranmak, takımın baskıya uyum sağlamaması ve sürekli besleyememesi, her pozisyondan bir sonuç çıkarma zorunluluğunun baskısı.. Sonuç olarak Kezman ve Güiza'nın bahtsızlığı ve beceriksizliği ortak.

Bu olayların üstüne, www.izlenmesiyasaktir.com sitesi, Güiza'yı süper bir dille eleştirmiş.. O kadar gol kaçırdıktan sonra, sözde Giüza'nın keşfedildiği videoyu yapmışlar.. Ama inanılmaz komik ve güzel olmuş.. Ufak bir değerlendirmenin üstüne, bu videoyu da sizlerle paylaşayım, tam olsun.. Sonuç olarak, kim şampiyon olacak ki? :)

spor - guiza’nın keşfedildiği maçın görüntüleri | izlesene.com




Yazının devamını okuyun...

Gilette'ten 5 Bıçaklı Titreşimli Konuşkan "Stealth"

2

Saat: 10:31 | Yazar: Burak Doğan

Uzun zamandır şikayet ettiğim gibi Friend Feed ve Twitter'ın yazma hevesimi köreltmesinden ötürü, arada çok boş zamanım olduğunda ya da bu da mutlaka bir köşede bulunsun dediğim yazılarımı paylaşıyorum "Günlerden Bugün"de.. Bu yazma hevesinin körelmesinde askere gidecek olmamın da etkisi var, boş zaman geçirgeci oyunlarda iddia nedeniyle hırs yapmamın da.. Ama sonuç değişmiyor, ayda 2 - 3 yazıdan fazla girmiyorum bu güzelim altın kapalı defterin gümüş sayfalarına..

Yine günlerden bir gün, Friend Feed kurcalarken, bir de bakıyorum ki, uzun süredir hayranlıkla takip ettiğim Deli Profesör kardeşime bir kutu gelmiş, bunu da bizlerle paylaşmış.. Anlamlandıramadığım bir kıskançlıkla yazıyorum internet tilkimin adres kısmına açılış sayfamı, yeni kayıt diyorum, yaklaşık 2 dakikada hıncımı alıyorum ve yayınlıyorum!

Yazı Friend Feed'e düşüyor, oraya yorum, yazıya yorum derken kafama dank ediyor: Yahu kargo ya benden önce Deli'ye gittiyse? Yok arık diyor, sızlanmaya devam ediyorum. Bu sefer başka bir şey takılıyor kafama: Yahu tamam da, geçen seneki seti aldın, jelin balsamın bitmedi, ayda ortalama sadece 2 defa bu 5 bıçaklı aygıtı kullandın, o da berber kapalı olduğu zaman. Madem öyle bu kıskançlık neden? Sonra kendi kendimi savunmaya geçiyorum: Zaten ayda 2 defa traş oluyosun, her seferinde jelide balsamıda kullanıyorsun, gittin bir de 5'li yedek paket aldın Migros'tan yeter de artmaz mı diye.. Bu ikilemde boğulmak üzereyken, iç hat telefonu çalıyor, acil girişe çağırılıyorum.

Gittiğimde kapıda bir kargo elemanı, elinde orta boy bir kutu. Bir haftadır girişteki arkadaşları uyarıyorum, Garanti Bankası başvuruda bulunmamama rağmen kredi kartı göndermiş, sakın benden habersiz bir şey teslim almayacaksınız diye. Malum kullanmak istemiyorum, geldiği gibi teslim almayacağım kendisini, geri göndereceğim. Onlarda kargocu görünce acilen beni çağırıyorlar..

Ortalama 10 dakika boyunca kargo elemanı arkadaşı sorguluyorum, banka kartı taşıyıp taşımadıklarına dair. En sonunda arkadaş yemin billah edecek duruma geliyor da, o şekilde teslim alıyorum kutuyu. Tabi bu arada, yazıların üstünden 10 dakika geçmiş olmasına rağmen hala aklıma setimin gelmiş olabileceği gelmiyor. Saf saf pakete bakıyorum, acaba bana kim ne gönderdi diye..

Paketi açıyorum, kapkara bir kutu, kendimi tanıtmam için parmak izine dokunmamı söylüyor. Tabi bu arada tüm bu muhabbetler sırasında tüm beraber çalıştığımız arkadaşlar etrafıma toplanmış, olanları izliyorlar. Bende parmağımı dokunduruyorum saf bir şekilde. Çıkan ses ile hepimiz irkiliyoruz: " Burak Bey.. Artık siz de titreşimli gücün farkını hissetmeye hazırsınız. Şimdi kutuyu açabilirsiniz.."

Kutuyu açıyorum ve sol üst köşedeki içerik çıkıyor karşıma.. Ben içindeki aygıtları alıp, kızarmış yüzümle benim tanımadığım ama beni tanıyan kişilere karşı olan utancımı paylaşıyorum hiçbirşeye vakıf olmayan arkadaşların ortasında. Gerçi onlar da oturmuş kutunun nasıl titreştiğini, sesin nasıl geldiğini, hoparlörlerin nasıl çalıştığını falan çözmeye çalışıyorlar kutunun orasını burasını yırtarak :) Hatta kendi parmağını koyup titreşip titreşmediğini bile anlamaya çalışan vardı aralarında :))

Neyse bu duygularla alıp gidiyorum eve yeni bıçağımı.. Yedek oalrak saklayacağım jel ve balsamı ayrı köşeye yeni oyuncağımı ise direk alıp banyoya gidiyorum. Maksat denemek değil mi yahu! Kullanmak içinse zaten ortam son derece uygun..


Surat tarla, başlıyorum çalışmaya.. Ben kestikçe o kıpraşıyor, o kıpradıkça şu kazık gibi sakallar yumuşuyor gibi geliyor.. Allah allah diyorum, eskisi de titriyordu ama bir türlü anlayamıyorum aradaki farkı.. Orasını burasını çevirdikten sonra, vazgeçiyorum, kendimi kıpraşımın yarattığı rahatlamaya bırakıyorum! Amaç, kıpraşımlı çözümün ardından çıkacak sonucun bir bebek poposu örneği mi olacağını ya da kıpraşırken bazı yerleri mi atlayacağını görmek... Bunun anlayabilecek tek kişi ise elbette kız arkadaşım!

Traş olunur, kıyafet değiştirilir.. Alsancak'a gitme amaçlı evden çıkarken telefon gelir, hatun kişinin evden alınması gerekmektedir.. Güzergah değiştirilir, hatun kişi apartman altında beklenilir ve o sırada aynaya bakmaya devam edilir. Eğer ki traş aygıtında bir değişiklik varsa, konu uzmanı olarak farkı o hissedecektir sonuçta.. Kapı açılır, arabaya biner ve daha öpmeden şu cümleyi patlatır:

Ne bu halin! Ben sana kirli sakalı daha çok seviyorum demiyor muyum yahu! Yine ölü gibi bembeyaz olmuşsun!!!

Sonuçta ben yeni Gillette'in fazlasıyla işe yaradığını öğrenmiş oldum ama, daha güzel karşılanmayı da hakediyordum doğrusu.. Ne yapalım 2 gün sonra istenilen kıvama geliriz herhalde..

Yazının devamını okuyun...

Padişah Alex!

0

Saat: 17:18 | Yazar: Burak Doğan

Görüntünün sonundaki yorum, videonun anlamını bencede koyuyor ortaya.. Şu anda Fenerbahçe'nin içindeki dostluk ve arkadaşlığın üst düzeyde olduğuna inanıyordum, bunuda görünce üstüne kaymağı oldu..

Sene sonunda inşallah esas tacı takar başına Alex efendi..

Hürriyet Video'larını izlemek için Flash 7 veya daha yüksek eklenti yüklenmeniz gerekmektedir. Yüklemek için tıklayınız!!!

Yazının devamını okuyun...

Roberto Carlos'a Doktor Öpücüğü!

0

Saat: 14:46 | Yazar: Burak Doğan


Maçın her yerde bilmem kaç farklı yorumu var.. Sonuç, Fenerbahçe'nin son 10 maçtaki 10. galibiyetini çok zor olmadan aldığı.. En iyi yorumları bir Galatasaray'lı cephesinden buradan, Fenerbahçe'li cephesinden ise buradan alabilirsiniz diye düşünüyorum. Benim yorumum çok kısa: İlk gole ofsayt, penaltıya penaltı değil denmesi önemli bir nokta değil. Önemli olan Galatasaray'ın ilk devrede bir, ikinci devrede 1 pozisyonu olması sadece... golü bile pozisyondan saymıyorum, maç içindeki geliştirilmiş ataktan bahsediyorum.. İlk devre Sabri'nin ortası, ikinci devrede Aydın'ın şutu.. Fenerbahçe'nin hastalığı ise attığı gol veya gollerden sonra bunu korumaya gitmesi.. 2 - 0 değil de maç 0 - 0 olsa takır takır oynamaya devam eder, yine istediğini alırdı..

Esasen gelelim konumuza.. Maç 2 - 1, Galatasaray Fenerbahçe'nin 2 - 0 sonrasında çekilmesinin ardından bastırıyor.. Orta sahanın sağında, tam 4. hakem önünde, maç boyunca hiç top alamayan ve yararlı hiçbir hareket yapamayan Keita tam ilk defa Carlos'u geçecek iken, Carlos'un faulune, daha doğrusu sarılmasına maruz kaldı. Herkes Carlos sarıyı gördü derken, koşa koşa gelen hakem Keita'ya kırmızı kartı gösterdi.. Sonra da Keita'nın ağır çekimde, düşerken vurduğu sağ kroşeyi hep beraber izledik..

Bu sırada pozisyon tekrar gösteriliyor, herkes Keita'nın çok kuvvetli olmadığını ve Carlos'u bayıltamadığını konuşurken ekrana Carlos geliyor doktor ile birlikte.. Artık bizim doktor mu Malzemeci bilemem ama, Keita'nın kızarmasının etkisini arkasına alıp, güzel busesi ile birleştirerek Carlos'un tam darbeyi aldığı yere konduruyor..

O sırada Carlos gülmeden nasıl ayağa kalktı bilmiyorum ama biz ekranın karşısında gerçekten yıkıldık.. Yurdum İnsanı'na buradan sevgiler gönderiyorum karşımıza burada da çıktığı için.. Maçın sonrası zaten malum..

Yazının devamını okuyun...

Yurdum İnsanı...

0

Saat: 16:03 | Yazar: Burak Doğan

Yurdum insanı duracağı yeri iyi bilir.. Dinleniyorlar rahat rahat..
Yazının devamını okuyun...

Yeni Pepe Rosso Açılmış!

4

Saat: 13:03 | Yazar: Burak Doğan

Zamanında bir yazı yazmıştım Pepe Rosso hakkında.. Fiyatlarının gereğinden fazla yüksek, yemeklerinin ise çok iyi olmadığı hakkında.. Tam 2 sene sonra, o yazıma bir yorum geldi.. 19 Eylül 2007'de yazmışım, 28 Eylül 2009'da gelmiş yorum.. Pepe Rosso'nun yeni yerini açtığı birde orayı denemem gerektiği düşüncesini söylemiş "adsız"..

Bu aralar da oraya baya işim düşüyordu, yeni yerini sordum, Gül Sokak'ın Kordon'a bakan köşesinde olduğunu duydum.. Hemen meşhur Kardeşler Büfe'den Kordon'a çıkınca.. Oturduk, ilk açılan Pepe Rosso ile karşılaştırınca yer bulma gibi bir sorununuz hiç yok.. Hem yeni açılmış olması dolayısıyla insanların bilmemesi, hem de yeni mekanın eskisinin ortalama 3 katı büyüklüünde olması yer için muazzam bir alan kazandırmış.. Gittik güzelce oturduk yerimize..

Haliyle yeni personel, yeni bir nokta.. Ama aynı menü, aynı fiyatlar, aynı yemekler.. Bu sefer farklı bir şeyler denemek istedim. ( Tavuk Fajita 14 TL, Et Fajita 22 TL, Sarımsaklı Ekmek ve İtalyan Usulü Sarımsaklı Ekmek fiyatları sırasıyla 5,5 TL - 6,5 TL - 9 TL diye hatırlıyorum. )

Gördüğünüz üzere İtalyan Usülü Sarımsaklı Ekmek (Parmesan ve Fesleğen ile), Tavuk Fajita sipariş ettim ve Sprite istedim yanına da. Misafirim de sadece çorba içmek istediğini söyledi.

Çorba ve sarımsaklı ekmeğin gelmesi kısa sürede olduysa da, Tavuk Fajita'nın gelmesi neredeyse 45 dakikayı buldu. Ancak yemekten sonra bende duramadım, neden bu kadar geç geldiğini sordum. Nedenleri bir nebze mantıklıydı. Yeni açılan bir mekan olduğu için, mümkün olduğu kadar yemekleri bekletip, yeni mekanlarında güzel zaman geçirmemizi istediklerini, şayet daha erken isteseydim daha erken getirebileceklerini ilettiler. Benim seçeneğim ise, baştan bana gelip yemeği bekletip bekletmemelerini sormaları olurdu. Zaman hakkında bir sorunum yoktu, memnuniyetle bekledim. Ama dediğim gibi önceden sormaları daha iyi bir seçenek olabilirdi..

Yemeklere gelince.. Sarımsaklı ekmek (aslında daha çok ince ufak bir italyan pidesi) güzeldi ancak fiyatını düşününce çok da mantıklı gelmiyor. Tavuk Fajitas, çok güzel değildi ancak kötü de demek yanlış olur. Benim normlarıma göre 7/10 gibi. Tavuklar daha ufak kesilebilir, yeme zorluğu minimuma indirilebilirdi bir de.. Fajitas'ın en güzel yanı soslarıydı. Hem benim kese yoğurdu diye direttiğim, mekanın ise kendi özel ekşi yoğurdumuz dediği yoğurt, hem guacamelo sos hem de acı sos gayet güzeldi..

Sonuç olarak, evet geçen sefer gittiğimden daha güzel, daha ucuz ( 2 senedir fiyatlar aynı diye düşündüğümden bu da.. En azından zam gelmemiş.. Yoksa hala gayet yüksek..) ve en güzeli sıra beklemeden yenmiş bir yemek. Çorba + Sarımsaklı Ekmek + 1 içecek + Tavuk Fajitas + 2 Çay = 35,5 TL hesap..

Benim için yeni bir seçenek oluşmuş gibi.. Bir kaç sefer daha gittikten sonra fikrimi sabitlerim diye düşünüyorum.. En azından o önyargımı kırdım ve gidilebileceğini gördüm.. En nihayetinde şimdilik herşey dahil bir 6/10..

Menü ve diğer ayrıntılar için www.peperosso.com.tr


Yazının devamını okuyun...

Gillette'den Yeni Set! Stealth!

6

Saat: 15:16 | Yazar: Burak Doğan

Şimdi buraya yazı yazdığımı gören arkadaşlar, az önce Friend Feed'de yaptığım yoruma istinaden baya güleceklerdir diye düşünüyorum.. Geçen sene aktif bir şekilde yazılarımı yazarken, Gilette'den tanıtım amaçlı gönderilen 5 bıçaklı Gilette Fusion Power Phenom setini teslim alıp kullanıp yorumlarımı yazmıştım.. Birde duydum ki, Gilette tekrar yeni bir set göndermiş, bizim eller boş kaldı :) Eh güncel bir şekilde yazmazsan adama set met göndermezler tabii :)

Deli Profesör kardeşim, al setini güle güle kullan.. Bana gelen giden yok, bu saatten sonra para versem bile satmayabilirler zaten.. Malum asker yolları görünmeye başladı..
Yazının devamını okuyun...

Blackberry Desktop Manager 5.0.1 ile Doğrudan Internet!

1

Saat: 15:09 | Yazar: Burak Doğan


Evet bende bir Blackberry kullanıcısıyım.. Ve bir süredir de teknolojinin nimetlerinden faydalanabilmek için sevgili netbook ile Blackberry Bold'u mu kaynaştırmaya çalışıyorum. Telefon yanımızdaysa 3G sayesinde internet artık bizimle bunu anladık. Peki ya Blackberry mizi modem olarak nasıl kullancağız da internete bağlanacağız..

Bunun için her Türk gencinin uyguladığı sistemle başlıyorduk 2 gün önceye kadar.. Google! Ardından Blackberry Bold modem olarak nasıl kullanılır diye yazıp çıkan yönergeler ile Blackberry'i modem olarak tanıtıp, Bluetooth bağlantısını yapmayı başarabildikten sonra bilmemne ayarlarını alıp cart curt kodlarını bir yerlere yazıp dua etmeye başlıyorduk..

Ama artık gördük ki, RIM, Desktop Manager'i 5.0.1'e güncelleyerek bu sorunu kökten çözmüş.. Bilgisayarınıza Desktop Manager 5.0.1 kurduktan sonra, her zamankinden farklı olarak bir kutu daha çıkıyor karşımıza. IP Modem.

IP Modem'e tıkladıktan sonra, Avea sistem ayarlarının otomatik olarak tanıtıldığını görebiliyoruz. Turkcell ayarları için yapmamız gereken çok basit. IP Modem'e tıkladıktan sonra Özel Profil Ekle'yi seçin, ardından çıkan bölüme Profil Adı olarak Turkcell, erişim noktası için de internet yazın. Sonrası çok daha kolay! Bağlan tuşuna basmak...

Artık Netbook'um 3G'lenmiş durumda keyifli bir şekilde geziyor.. Bunun ayarlarını da tabii ki ben bulmadım.. Destekleri için tüm www.blackberry.gen.tr ekibine teşekkür ediyorum.. Şayet Blackberry Desktop Manager 5.0.1'i de indirmek isterseniz, şu adresten linklerine ulaşabilirsiniz..
Yazının devamını okuyun...

Blogger Yorumları'na Friend Feed Yorumlarını Eklemek

2

Saat: 10:24 | Yazar: Burak Doğan


Kendimi bazen gerçekten kötü hissediyorum.. Bugüne kadar şu kadar yazı yazmışım, şu kadar yorum yapmışım, atar yapmışım, zaman geldiğinde saçmalamışım.. Ama öyle ya da böyle bir arşiv oluşmuş elimde. Peki neden bu şekilde bir his kaplıyor içimi?

Ben bu kod işlerinden hiç anlamıyorum, html'dir css'dir, vırttır zırttır elimi sürmedim. Artık öyle bir ütopya haline de geldi ki, ucundan bulaşmaya bile korkuyorum. Bir zaman bulsam da üstünde çalışsam diye düşünüyorum, nereden başlayacağımı bilmiyorum, kıskaçtayım.. Bu da beni kötümser bir havaya sokmaya yetipte artıyor bile.

İlk temam elbette Blogger'ın o an itibariyle dağıttığı temalardan biriydi. Sadece sağ tarafta görünen ayrıntıları sol tarafa almak istemiştim, bir arkadaşım yardım etmişti de oraya alabilmiştim.. Bir süre o şekilde takıldım. Sonrasında Erhan (MaFiAMaX) kardeşim el uzatıp 2. temamı kullanmamı sağlamıştı. Sağlamıştı diyorum çünkü benden html kodlarımı istedi, üzerinde oynadı, aldı yaptı etti, hazır halde bana gönderdi..

Ortalama 1 sene sonra, ben yine kaşınmaya başladım, bu sefer de Emre ben bu işi hallederim Burak Abi, hatta gel sana alan adı alalım ona yönlendirelim dedi. Bütün widgetlerim dahil, herşeyi aldı yedekledi, hazırladı, teslim etti, bende karşıdan izledim, mümkün olduğu kadar yazmaya devam ettim.

Son zamanlarda yazamıyorum.. Belki sürekli bundan şikayet ediyorum ama, düzenli olarak RSS'imi okuyup mümkün olduğu kadar yorumlarımla destek vermeye çalışıyorum takip ettiklerime.. Twitter ve ff'de daha az zaman aldığından orada 1 - 2 görüş paylaşabiliyorum ama burası gerçekten vakit istiyor. Bende çok ama saçma sapan yazacağıma az ama içerikli yazayım diye karar aldım kendi içimde. Bakalım bunu başarabilecek miyim :)

Dediğim gibi Friend Feed'i bu aralar çok kullandığımdan mütevelli, Wordpress alt yapısını kullanan blogların, yazdığı yazılara Friend Feed'den gelen yorumları, bloglarında gösterme şansları olduğunu gördük geçenlerde, Blogger altyapısını kullanan bloglar olarak da iç geçirdik. İç geçirmemiz uzun sürmedi, İdris Cin'in çalışmalarıyla Blogger'a da bu özelliği ekleyiverdik. Kendisine bu uzuuun yazıyla teşekkür edip, yaptığı çalışmanın linkini de vermek istiyorum.
Blogger'a Friend Feed Yorumlarınızı Eklemek

Ellerine sağlık İdris Cin, bloguma katkıda bulunup, temamı uygun hale getirip uğraştığın, zaman ayırdığın için.. Çok teşekkürler..
Yazının devamını okuyun...

Tatil..

0

Saat: 11:45 | Yazar: Burak Doğan


Evet yazamıyorum.. Bir kaç günlük gazı almıştım ama, yine sonucu baya hüsran oldu.. Madem öyle ben bir kafayı sıfırlamaya gideyim bu böyle olmayacak.. Friend Feed de boşlandı, Twitter de boşlandı, blog tamamen boşlandı.. 2. yıl kutlanacak, yazılar birikti.. Ama önce kafa boşaltmaca.. Hoşça kalın.. 25 Ağustos'ta görüşmek üzere..
Yazının devamını okuyun...

Anlatmaya Çalıştığım..

1

Saat: 14:00 | Yazar: Burak Doğan


- Yorumsuz -

Yazının devamını okuyun...

Galatasaray Morardı!

0

Saat: 14:10 | Yazar: Burak Doğan

Fazla söze ne hacet.. 2009 - 2010 formaları büyük bir şovla tanıtılmış.. Galatasaray'ın formalarını Fenerbahçelilerin çizdiği, düzenlediği ve boyadığı arkadan arkadan konuşuluyor. Özellikle senenin flaş transferi Milka Çıtır Gofret İneği, bu sene Galatasaray'da 10,5 numara oynayarak Rijkaard'ın gözdesi olacakmış..

Bakalım, hayırlısı.. Galatasarayın çubuklusunun kaybolmasıda pek hoş olmamış tabii.. Ne de olsa Fenerbahçeliyiz, rakibimizi karşımızda morarmış şekilde olmasındansa eskisi gibi isteriz.. Galatasaray olmadan ne anlamımız var ki..
Yazının devamını okuyun...